Günlerin Tortusu

12 September 2008

12 Eylül - Değişen Bir Şey Yok

Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

08 September 2008

ANDRONİKOS, RASKOLNİKOV, SELİM! GELİYORUM. BEKLEYİN BENİ…*

Ustalara Saygı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Kendimi bildim bileli okurum demek gibi bir iddialı bir başlangıç yapmak istemesem de, kendimi bildim bileli okuduğum bir gerçek. Evimizde babamın ve amcamın politik görüşlerine uygun olarak bir sürü kitap vardı –ne şans? Kitapların yanında ansiklopediler, dergiler… Bunlar vitrinde dururdu. Okunan kitabın herhangi bir özel yeri olmadığı için annem ortada bırakılmış olan kitabı gelişigüzel kaldırırdı. (Lisenin ilk yıllarında evdeki tüm kitapları sınıflandırdığımı ve sırtlarına etiketler yapıştırdığımı hatırlıyorum.) Babam okurdu, kardeşim okurdu, annem okumazdı, amcam Almanya’dan Türkiye’ye tatil için gelirdi ve bizim onu sıkboğaz etmediğimiz zamanlarda okurdu –sabah uyandığımda yatakta kitap okurken bulurdum onu çoğu kez. Kitap okunan bir aileydi benimki.



Resimli Bilgi Ansiklopedisi tabii ki bu değil!

Babamın ileri görüşlülüğü olsa gerek, daha ben 4 ya da 5 yaşındayken eve getirdiği Resimli Bilgi Ansiklopedisi’ni (7 cilt) ve adını anımsayamadığım (6 cilt) çocuk ansiklopedisini (ilk dört cildinde resimler, sonraki iki cildinde fotoğraflar vardı!) hatırlıyorum. Bu on üç cildi bir çok defa hatmetmişimdir. Ansiklopedi okumak ciddi bir iştir: Daha sonra bir yerlerde kullanacağınızı bilmezsiniz a, bilmeden giriştiğiniz ve bilmemenizle ters orantılı bir açlığı doyurur. (Çocukken örneğin, farklı bitki örtüleri içinde en çok savanları hayal ederdim, göz alabildiğine bir açıklık, boşluk ve güneş.) Bir sayfasında Troya, diğer sayfasında atmosferin katmanları, bulutlar, başka bir sayfasında çift çenekliler ve daha nice madde. Konudan konuya geçişlerdeki düzensizlik, belirli bir tematik yapının olmaması, Resimli Bilgi Ansiklopedisi’nin bir kaynaktan çok, bir kitap gibi okunması için hazırlandığı izlenimini uyandırıyor şimdi -tabii ki indeksi vardı, ama o indeksi kullandığımı hiç hatırlamıyorum. (Babam yıllar sonra yaptığımız bir sohbette, evde hala bulunan o ansiklopedileri kardeşimin ve benim parça parça etmemizden duyduğu mutluluğu anlatmıştı –çok gençtim, anlamamıştım. Şimdilerde, belki de en çok aynı duyguyu hissetmek için oğluma satın alabileceğim ansiklopedilere bakıyorum ara sıra.)



Diderot'ya saygılarımızla...

Ansiklopedilerin yanında sadece bir dakikada tüm sayfalarına göz gezdirdiğim DİSK dergileri olurdu. Bu kadar sevimsiz, küçük yazılı, kötü kağıda basılmış ve ellerinizi boyayan bir dergiyi daha sonra hiç görmedim. Babam da hani, harıl harıl o dergiyi okumazdı. Ama belli ki önemliydi. Kapaklarında sağ ya da sol ellerini yumruk yapıp havaya kaldırmış çizimler dikkatimi çekerdi, hiç gülmezdi bu adamlar/kadınlar. (DİSK dergisinin kötü baskılarından söz etmişken amcamı bir kez daha anmadan edemeyeceğim: 1994 yazında 2 haftalığına Almanya’ya amcamın yanına gittim. Sigara içmeye yeni başlamıştım ve havaalanındaki marketlerin birinden … sigarası almıştım. Amcam iyi (!) bir tiryakiydi -52 yaşında kalp krizinden öldü- ve benim sigaramdan bir tane yaktıktan sonra beğenmeyip, bu sigara değil, demişti. Kendisi Marlboro içiyordu. Onu ince bir şekilde “light” solculukla eleştirdiğimi hatırlıyorum. O ise gülerek, “her şeyin iyisini hakeden, bu arada sigaranın da, solcular olmalı” demişti.)



Disk dergisi

Sonra klasikler: Italo Calvino “Klasikleri Niçin Okumalı?” adlı makalesinde 14 tane tanım yapar. Buraya uygun olanı şu: “Senin” klasiğin, kayıtsız kalamayacağın ve onunla bağlantılı olarak, hatta onunla karşıtlık içinde kendini tanımlamanı sağlayan yapıttır. Türk ya da yabancı. İlk ikisinin adları aklımdan çıkmamış: Tırpan ve Çöplük. Sonrasında da defalarca okuduğum iki yapıt. Bunun yanında Savaş ve Barış, Dr. Jivago, Budala, Suç ve Ceza, Yaşlı Balıkçı ve Deniz, Dönüşüm; Parasız Yatılı, Hakkari’de Bir Mevsim, Bekir Yıldız’ın toplu öyküleri, Adalet Ağaoğlu ve tabii ki Sevgi Soysal –ama Tante Rosa değil elbet, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu. Şimdi tekrar düşündüğümde oldukça eksik bir kütüphane: Ne Sait Faik, ne Bilge Karasu, ne Oğuz Atay, ne Tomris Uyar, ne Nabokov, ne Wilde, ne Borges var. Yine de birçok aileyle karşılaştırıldığında… Şiir kitapları ise yok denecek kadar azdı: Nazım Hikmet’i bile hatırlamıyorum. (Bir yerlere mi gömülmüştü, ya da yakılmış mıydı, bilmiyorum!) Vedat Günyol vardı ama, şu dizeleriyle: “Sevdanın anayurdu gece / Seni seviyorum Ece”

Kendimi bildim bileli okurum dedim ama, bilinçli okumalar değildi onlar. İlk, orta ve lise yıllarındaki okumalarımda biçeme, çeviriye, metinler arası göndermelere çok da dikkat etmezdim –eden arkadaşlarım vardı. Üniversite yılları iledir ki, okumanın ne demek olduğunu, nasıl okunması gerektiğini, kimlerin kimlerle birlikte okunması gerektiğini öğrendim –öğrenmeye başladım. Çok iyi bir öğretmenim vardı bu konuda. Hâlâ da aynı okumaların, aynı yazarların izini sürüyorum. (Son dönemde izini sürdüğüm yazarlara çok fazla eklenen olmadı: Alain de Botton, Murat Uyurkulak, Müge İplikçi ilk aklıma gelenler) Okumanın kolay bir iş olduğu düşünülür a, ben ciddi metin okumaları yapmak için, okumaya antrenmanlı olunması gerektiği kanısındayım. Yoksa ben bu kitabı beğendim dersiniz sadece ve neden beğendiğinizi nesnel olarak açıklayamazsınız. Bu da sizin bilinçli bir okur** olmadığınızın en önemli işaretlerinden biri olur.

Peki, bibliyofil miyim, bibliyoman mı? Nasıl okurum, nerede okurum? Kitaplarımı nereden satın alırım? Satın alma ölçütlerim nelerdir?

Sanırım bibliyofilim ben. Kitapları seviyorum. (Kitapçıları seviyorum, sahafları seviyorum, matbaaları seviyorum, kağıt kokusunu seviyorum) Ama kitapları sevmem, onlarla fiziksel ilişki kurmamın minimum düzeyde olması demek anlamına gelmiyor. Kitaplarımın üzerini çizerim örneğin, özellikle de en sevdiklerimin. (Yıllar sonra aynı kitabı tekrar okuduğumda, “burayı neden çizmişim?” sorusunun yanıtını bulmak zaman zaman yıpratıcı olsa da!) Kurşunkalem kullanırım genelde. Kurşunkalemin kağıt üzerinde çıkardığı sesten hoşlanırım. (Kalemtraş kullanmayı da severim!) Notlar alır, yıldızlar koyarım. Kıvırırım (Bu not alma işini, blog yazmaya başladığımdan beri bir defter ya da müsvette kağıtlar ile sürdürüyorum.) Kitaplarımın kulaklarını da bükerim, zor gelir araya başka bir ayraç -koleksiyonunu yapıyor olmama karşın- ya da kağıt parçası koymak. (Kitap akıp gidiyorken, bir sonraki sayfa orada duruyor ve sen o sayfaya sadece bir parmak hamlesi kadar uzaktaysan, o yolu daha da uzatmanın anlamı yoktur. Kıvırırsın kitabın kulağını biter. Kitabı okumayı bitirdiğinde o sayfalara tekrar dönmek de ayrı bir keyiftir.) Sonra 45 derece değil, 180 derece açarım kitabı. Bu not tutmak için de gereklidir. Yeri gelir, aldığım notlar sayfadaki tüm boşlukları dolduracak şekilde dolanır.

Yine de, kitaba yaptığım –kimilerine göre- bu eziyetler, kitabı okumaya başladıktan sonradır. Kitapçıdan ya da internetten yeni satın aldığım bir kitabın herhangi bir yerinde hata olmamalıdır –ben okumaya başlayana dek. Kapak –kartonsa- kırılmamış olmalıdır ve bu kural aslına bakılırsa, tüm kitaplarım için geçerlidir.

Peki kitapları nerede okurum? Her yerde. Şanslı biriyim çünkü toplu taşıma araçlarında (toplu taşım değil!) okurken midem bulanmaz. Yatakta, masada, tuvalette, koltukta, yolda, güneşlenirken… (Üniversitede okurken her gün bindiğim 1,5 saat süren Boğaz vapuru yolculuklarını hâlâ ararım.) Kitapçılarda başladığım ve satın alarak çıktığım da çok kitap olmuştur.

Kitap okurken mutlak bir sessizlik aramam, kitap kendi sessizliğini yaratır çünkü. Çok zaman fonda çalmaya başlayan bir albümün ilk parçasını duyarım sadece ve sonra albümün bittiğinin farkına varırım. Kitabın içindeki sesler, kokular canlıdır okuma süresince. Beş duyuya hitap eder desem yanlış olmaz hani. (Mahur Beste ve Koku aklıma geliyor hemen.) Bir sofra anlatılıyorsa karnım acıkır, kalkar bir şeyler atarım ağzıma. Okurken sıcak bir şeyler içmeyi de severim. Güzel bir filtre kahve ya da yeni demlenmiş bir çay –şekersiz. Bir rüyada nasıl acıyı duyumsarsanız okurken de aynı şekilde duyumsayabilirim. Yaralananın bir uzvum olması gerekmez.

Aslıhan Çarşısı'nın üst katındadır Sahaf Sıtkı Bey

Sahaflardaysa kitap aramakla geçer zamanım daha çok. Aradığım kitapları sahaflara bildirir ve bir sonraki ziyaretimde kontrol ederim. Bir sahafı gezmek, hele de ilk defa gittiğim bir sahafsa ve bu sahaf işini bilen bir sahafsa –çok klişe olacak olsa da- bir şölendir. (Gerçi uzunca bir süre gitmediğim bir sahaf da aynı hazzı verir.) Sahafların yeni kitap-albüm satan mağazalarda olmayan bir kokusu vardır. Beklemiş kağıt, toz karışımıdır o. Kağıt durdukça yıllarca beklediği mekanın da kokusunu alır sanki. Bu da “bu kitabı acaba daha önce kim okumuş?” sorusunu beraberinde getirir. Bu, sahaftan aldığım ikinci el kitap için genelde düşünmeden edemediğim bir sorudur. Kitabın içinde hele de bir ad, bir tarih varsa kitabın değeri gözümde bir kat daha artar. İsimden –soyadını da yazmış mı?- ve daha çok yazı karakterinden daha önce kimin, nasıl birinin iyeliğinde olduğunu anlamaya çalışırım. Sarışın, kumral, kısa boylu, tombul parmaklı, kitap sever, kedi sever… Kişiyi tanımlayan ne varsa bu listeye eklenebilir.

Sahaftan satın almak istediğim kitabın çizilmiş olmasınıysa -yukarıdaki sorunun en doyurucu biçimde yanıtını verecek olmasına karşın- sevmem. Sahaf jargonunu kullanırsak, “kitabın kondisyonu” satın alma kriterlerimin ilk sıralarındadır. Bu kuralı esnetebileceğim durumlar, kitabı çok uzun zamandır arıyor olmam (Evrenin Yapısı, De Rerum Natura, Lucretius, çev: Turgut Uyar-Tomris Uyar. Bulanların insanlık namına…), kitabı hemen okumak istemem ya da altı çizili yerlerin ilk bakışta beni doyurmasıdır.

Daha çok yazabilirim bu konuda, ama şimdi okuma zamanı. Andronikos, Raskolnikov, Selim! Geliyorum. Bekleyin beni.

*Bu yazının çıkış noktası Jazzetta’da yayımlanan Leyle-i firak içün kitab-ı efsanecû adlı girdidir. O yazıya bir yanıt/yorum olarak okunmasında bir sakınca yoktur…
** Bilinçli okuma konusunda da bir yazı yayınlayacağım…
*** Bu yazı eş zamanlı olarak Moleschino‘da yayınlanmaktadır…

31 August 2008

Cemal Süreya - 99 Yüz
İzdüşümler / Söz Senaryosu

Süreya, Cemal; Deneme kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

99 Yüz

 

Şeydir de o. Gargantua’nın adamakıllı küçültülmüş ve oranları değiştirilmemiş bedenine salıverilen, orada çok rahat hareket edebilen bir Ali Baba. Ali Baba ve Kırk Haramiler‘i ülkemizde bilmeyen yoktur; hiçbir biçimde emeğe dayanmayan başarının, kolay ulaşılan zenginliğin, olağanüstü şansın öyküsüdür: “Açıl susam açıl!” serüvenini böyle özetleyebiliriz.

(…)

Üretilmemişse, Türkiye koşullarına çok uygun biçimde seçilmiş bir ses. Gözlüğü bile sanki hepimizin gözlüğü. Az sonra inanç terimleriyle yalan söyleyecek. Hesap verir gibi dikte edecek. Bu sese 1985′te şaka, 1986′da öfke tonları da yerleşti.

(…)

Asıl işi inandırmak. Neye mi? Bizdeki erozyonun başka ülkelerin topraklarında alüvyona dönüşmesinin iyi bir şey olduğuna.

Turgut Özal - Sayfa 14 - 15

Hiyerogliflerde üçgen yüzlü kaplümbağalar olsaydı, “işte derdim, işte İlhan Berk!” İşte Keops, işte sokak, işte atlas! Gerçekten yüzündeki ve bedenindeki üçgenler giderek Mısır piramitlerine benzetti onu.

(…)

Geçmişi olmayan adam.

Gerçekten geçmişi yok. Bugün bulanık, yer yer anlamsız, yer yer de tehlikeli biçimde saydam bir şimdiki zaman içinde. Sanatıyla hayatı bu anlamda tam çakışma halinde. Bu bir başarı mı? İstediğine ulaşmış olmayı başarı sayarsak, evet. Yine de yarın başka şey isteyebilir. Hatta en eskisi gibi, merkantilist bir söz sanatına yönelebilir.

Bugün aşırı ölçüde çocuk-ihtiyar, ama hiç ölmeyecek bir görünümde.

Yarın mesir macunu lekeli bir şemsiyeyle ortalarda dönmeye başlayabilir.

İlhan Berk - Sayfa 321-323

Başlangıçta Cemal Süreyya diye yazardı iki (y) ile ama herkes Süreya diye bilir. Nerden bilsinler ki iddiada kaybetti ikinci (y) harfini ve o günden sonra bir daha kullanmadı.

Cemal Süreya* - Sayfa 55

“99 Yüz” Cemal Süreya’nın 4 Ocak 1987′den 7 Ocak 1990 tarihine kadar “2000′e Doğru” dergisinde yazmış olduğu yazıların derlenmiş hali. (Bütün bu süre zarfında 4 hafta yazmamış Süreya, belki de dergi kapatılmıştır!)

Daha çok politika yapmak için yazılmış 127 portre, 26 söz senaryosu. İzdüşümler kişilerle ilgili -soldaki bir portre sağda kime izdüşer ya da sağdaki şu politikacı soldan asla kim olamaz-, söz senaryoları ise durumları anlatıyor. (Durumların çoğunun Özal’a yergi niteliğinde oluşu dikkat çekici!) Sevdiklerini yücelten, sevmediklerini yerin dibine sokan bir tutum söz konusu. Ama birini yereceğim diye yalan söylemiyor Süreya.

Edebiyattan portreler üzerine özellikle daha az yazmış, ama dayanamamış besbelli: Tarık Buğra, Vedat Günyol, Demir Özlü, Sezai Karakoç, İlhan Berk, Fethi Naci. (Bu son ikisinin çok yakın zamanda ölmüş olmaları ne acı!)

Bir dönemin Türkiye’sini anlamak, o dönemi yaşayanlar için hatırlamak ve şimdiki zamana izdüşümlerini görmek açısından -bence- önemli bir kaynak. (Son derece taraflı, evet, ama hak yenmemeye özen gösterilmiş). Söz senaryolarının bir kısmı da dile/Türkçe’ye ayrılmış. Günümüzdeki dile gösterilmeyen özeni ve dilimizin içinde bulunduğu durumu kavramak, çıkış noktalarının o dönemde olduğunu görmek insanı sinirlendiriyor. Cemal Süreya(Bu arada, “iyi ki Türkiye’de TRT var, Türkçe en iyi TRT’de kullanılır” diyenlere, Tepebaşı’nda katlı otoparkın üstündeki TRT binasına asılmış olan reklam panosuna bakmalarını öneririm: “Mert ile Gert / İkiside …” yazıyor! Yahu kimse kontrol etmiyor mu bu panoları?)

İzdüşümlerin en özgün yanlarından biri de Süreya’nın kişileri şemsiyeleri ile tanıtması. Örneğin: Cihat Burak “şemsiyesini koca bir saksıya dikmiştir”; Rauf Tamer’in “şemsiyesinin sapıyla Türkiye’deki cop sayısı bir adet artar”; Muzaffer İlhan Erdost’un “şemsiyesinde enlemler, boylamlar”; Sezai Karakoç’un “şemsiyesi yoktur”; Nazlı Ilıcak’ın “şemsiyesi tek dokunaçlı medüza biçiminde”; Fethi Naci’nin şemsiyesi ise uykusuz: hem yatılı, hem uykusuz”dur.

Kitabın arka kapağında, yazarın dostlarına şöyle dediği yazıyor: “2000′e Doğru’da yazdığım ‘İzdüşümler’ şiirim kadar önemlidir. Kendi yaptıklarım arasında şiirimden sonra ikinci doruğa ‘İzdüşümler’de ulaştım.” Sırf bu yüzden bile okunulması gereken bir kitap kanımca.

Kaynak Yayınları
ISBN 975 - 343 - 117 - 1
3. Basım Mart 1996

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verildi, ortalama: 5 / 5)
Loading ... Loading …


* Cemal Süreya’nın izdüşümü Nazif Kocayusufpaşaoğlu tarafından kaleme alınmış ve 12-18 Nisan 1987 tarihli sayıda yayınlanmıştır.

28 April 2008

Riders on the Storm…

Kategori dışı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

FOLLOW THE WOMEN FOR PEACE

BARIŞ İÇİN KADINLARI İZLEYİN

21 TÜRK KADINI ORTADOĞU’DA LÜBNAN’DAN FİLİSTİN’E KADAR BARIŞ İÇİN PEDAL ÇEVİRECEK.

2- 15 MAYIS’TA 30 ÜLKEDEN YAKLAŞIK 500 KADININ KATILACAĞI FOLLOW THE WOMEN ORGANİZASYONUNA TÜRK EKİBİ PİPPA BACCA’NIN TEMSİLİ GELİNLİĞİ İLE KATILACAK. KADINLARIN BEYRUT’TAN BAŞLAYAN 4 ÜLKEYİ KAPSAYAN BARIŞ TURU BEYRUT’TAN BAŞLAYACAK ŞAM VE AMMAN ‘DAN SONRA JENİN’DE SONA ERECEK.

Ortadoğu’da yıllardır süren mevcut istikrarsızlık, özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinde olumsuz etkiler yaratmaya devam ediyor. Uyuşmazlık bölgesi olarak algılanan Orta Dogu’da yaşayan kadınların, günlük hayatlarını serbestçe tartışabilmeleri için bir platform yaratmayı ve barış sürecinde kadınların aktif şekilde rol almasını teşvik etmeyi amaçlayan FTW (Follow the Women ) organizasyonu ile her yıl 30 ülkeden yaklaşık 500 kadın barış için 296 km pedal çeviriyor .

2004′ten beri yoğun bir ilgiyle devam eden projeye katılan dünya kadınları, bu yıl 2-15 Mayıs 2008 tarihleri arasında Beyrut’tan (Lübnan) yola çıkıyor. Özellikle Ortadoğu’da süren sıcak çatışmalarda ve bölgesel savaşlarda zarar gören kadın ve çocukların yaşadıkları acılar ve etkilerine karşı dünyada “farkındalık” yaratmaya çalışan organizasyona, Türkiye’den ise farklı yaş ve meslek grubundan 21 kadın katılıyor.

İngiltere’de Uluslararası Gençlik Çalışma Danışmanlığı yapan Detta Regan’ın yaratıcısı olduğu ve koordinatörlüğünü yürüttüğü projeye katılan dünya kadınlarının hedefi, dünya basının desteğiyle dikkatleri Ortadoğu’ya çekmek ve bölgede sivillerin güvenli bir biçimde gezebildiğini dünya kamuoyuna kanıtlamak.

Suriye, Ürdün ve Lübnan’ın first ladylerinin desteklediği organizasyona 21 kişilik Türk FTW ekibi ise Emine Erdoğan’ın himayesinde katılıyor. Ekibin malzeme sponsorluğunu ise Sedona Bisiklet yapıyor.

Ortadoğu’da yapılacak bu yıl ki barış turuna, Türk FTW ekibi, geçtiğimiz günlerde aynı amaçla yola çıkan, ancak Gebze’de vahşice öldürülen İtalyan sanatçı Pippa Bacca’nın Bahar KORÇAN imzalı temsili gelinliğini de götürecek. Pippa Bacca’nın Ortadoğu’daki barış yolculuğu, bu kez barış için pedal çeviren Türk kadınları tarafından tamamlanacak.

Türk FTW ekibi 2 Mayıs (Cuma) gecesi saat 23.30′da Atatürk Havalimanı’ndan Beyrut’a doğru yola çıkacak . Arzu eden basın mensupları 2 Mayıs gecesi 20.30′da havalanında buluşacak olan Türk ekibinden toplu fotoğraf ve görüşlerini alabilir.

Proje ile ilgili genel bilgi için www.ftwride.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

FOLLOW THE WOMEN 2008 TÜRKİYE KATILIMCILARI

Asiye Duman
Aysin Ozer Baskir
Betul Topal
Ceren Kuscuoglu
Ceren Yucelen
Duygu Dogan
Ela Esra Gunad
Emek Turkan Eren
Hazal Oztetikler
Mehtap Tatar
Merve Hosgelen
Muge Cavdar
Nazli Benan Ozkaya
Nilufer Demir
Nurcan Volkan
Fatma Seda Gokce
Selma Sevkli
Serap Ertuzun
Sirin Cizmeci
Taclan Topal
Pinar Sayin

19 January 2008

19 Ocak - Anlamak Çözmeye Yetmez

Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Anlıyorum da, bir türlü kabul edemiyorum!