Günlerin Tortusu

05 September 2007

Kuyu (*)

Barnes, Julian; Berger, John; Ackroyd, Peter; Plath, Sylvia; Karasu, Bilge; Pavese, Cesare; Ustalara Saygı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.


Tek sorun aynı düşü paylaşıp paylaşmadığımız…
John BERGER, G.

I.

Yazarın yaptığı umudun yaratılarda büyütülmesiyse; gül değil, laleler yetiştirmeye calışmaksa - mavi, masmavi laleler, alsemenderler-; bu alsemenderlerin koptuktan birkaç dakika sonra yok olacağını bilmekse ve bu biliş yeni laleler yetiştirmeye engel değilse; yeni bir tohumu almak, onu sulamak, güneşin önüne koymak, büyümesini, boy atmasını beklemek ve sonra bu büyüyen alsemenderlerin koptuğunu, kendisinden de koptuğunu gözlemlemekse (gelsin yeni tohumlar da nereye kadar?); hayatın bunca anlamsızlığında hayata bir nebze anlam katabilme çabasıysa; dibe inme ve dipte ne olduğunu görme uğraşıysa; her yazdığıyla kuyunun dibine biraz daha yaklaşmak ve dipte ne olduğunu bilerek bir adım daha atmaksa; yazar cesurdur.

Peki bu cesaret nereden gelir? Daha açık bir biçimde neden yazıyor bunca yazar?

‘Uçurumdan kurtulmanın tek yolu; ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.’ [1]

Bir yazarı gerçekten keşfetmek, onun bir kitabından büyük zevk alıp diğer kitaplarını da bir solukta okumak mıdır, onun neden yazdığını anlamaya mı çalışmaktır?

Kanımca birinci yaklaşım buzdağının ne kadar görünen kısmıysa, ikinci yaklaşım da o kadar görünmeyen kısmıdır.

II.

Kuyunun dibinde su yerine kum bulmak. (Bilmiyorlar mıydı?) İşte yine de her şeyin bittiği an.

Sylvia Plath son bir çabayla o kumu tırnaklamıştı, belki suyu bulurum diye ve sonra o hep yanında taşıdığı sırça fanusu kuyunun duvarına çarpmıştı. Pavese de kendi kuyusunda kumlu dibe dokunanlardandı.

III.

Herkesin farklı bir yol izlediği kendi doğrularını kendi bulma çabası içinde, kimileriyse (bir çokları) o kuyuları görüp bakmamayı tercih ediyorlar ve dönüp gerisin geriye kendilerini ‘yaşamın kollarına atıyorlar’.

Kendi kuyusunu görmezden gelmeye ne ad verirdiniz: Esaret?

Bir diğer grupsa başkalarının kuyularına iniyor. Onların kuyularında kendini keşfetme çabası bu. Her kuyu birbirine benzer diyen geri zekalılara cevap veriyorlar sanki. Bazıları işi abartıp o yazarların ipiyle dibe ulaşmaya çabalıyor. Birincilere örnek Julian Barnes, keşfettiği kuyunun dibinde herkesten daha büyük bir heyecan duyuyor. Flaubert’in dokunduğu taşları özenle okşuyor. İkincilere örnek Peter Ackroyd’sa, Oscar Wilde’ın o zaten ipince kalmış, inceltilmiş ipiyle; yani onun dilini, cümle yapılarını kullanarak ’son vasiyet’i yerine getiriyor. İkisi de alsemenderlerine daha önceki alsemenderlerden aşılar yapıyor.

IV.

Esaret, uçurumdan kurtulmak icin gereken boşluğun bulunamamasıdır. Biz dipsiz kuyular arıyoruz.

[1] Bu alıntının nereden olduğunu hatırlamıyorum, Pavese olması olası.

(*) 1997 yılında Hayalet Gemi dergisinde yayınlanan bu deneme, Little Drop of Poison blogundaki Collapsing and Hanging yazısındaki yorumlara ek olarak Günlerin Tortusu’ndaki yerini aldı.

29 August 2007

Sait Faik - Mahkeme Kapısı

Röportaj; Sait Faik; Öykü kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Mahkeme Kapısı

 

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.

“Elbet yatacak bir otel odası bulur, başımı sokarım. Ben artık senin yanında kalmağa korkuyorum, gideceğim!” dedim.

“Bir yere gidemezsin. Şuradan şuraya bir adım atamazsın. Bitin kanlandı da çekip gidiyor musun? Hem bavulunu göster bakayım. Belki de müşterilerin eşyasını çaldın” diye başladı.

Ağzına geleni söylüyordu. Namusuma taallûk eden bir takım kötü sözler… Üzerime sandalye ile hücum etti. Polisler geldi. Karakola götürdüler.Zabıtlar tutuldu. Evvelâ o imza etti. Tam ben imza atarken:

“Yanıyorsun Ahmet!” diye bağırdılar. Fakat imza etmekle yanmak arasında bir münasebet göremedim.

Paltomdan keskin bir koku ile dumanlar çıktığını görünce işi kavradım. Hemen paltomu çıkarıp attım. Paltomun arkasından bir karış yer yanmış; söndürdüler. Meğer paltoma kezzap dökmüş. Bana hakaret ettiği için dâvacıyım efendim.

Modern Bir Karıkoca - Sayfa 8 - 9

942 baharında, nisan sonu ve mayıs ayı boyunca 26 gün mahkeme salonlarında hakimler, müddeiumumiler (savcılar), avukatlar, mübaşirler, davalılar, davacılar ve tanıklarla birlikte “Başkalarının Derdile Dertlenen Bayan”lar da vardır ve “[onlar] söylemesi ayıp, artık dert dinlemekten kaşarlan[mışlardır]”. [1]

Devir savaş devridir, karne dönemi. 6-7 Eylül hadiselerine de bir hayli vardır. Bu yüzden olsa gerek mahkemeye düşenler Türk’tür, Rum’dur, Ermeni’dir,“dördü de Rizeli[’dir ve] Fransızcanın Marsilya şivesi gibi Türkçe’nin de Karadeniz şivesi şakrak ve ahenktar[dır]”. [2]

Erkektir ve kadındır. “Üç bayanın üçü de gayet güzel giyinmişler[dir]. Bayan Saime’nin sırtında nefti bir manto ve omuzlarında renar Arjante. Bayan Bedia’nın göğsünde bir kırmızı yapma gül. Bayan Betül’ün ise şarabi mantosu, son moda bir şapkası, yine bir tilkisi [vardır].” [3]

Bu “Üç Bayan Bir Bay”la mahkemeliktir ve “bu dâva bir kız kaçırma dâvası değil, bir tasallut dâvasıdır” “ikinci Ağırcezanın kararını boz[an] temyiz[e göre]”. [4]

Seylan Çayı Hırsızları” bir gün, “Sultan Mahmut Türbesi’nin Kurşunları”nı götürenler bir başka gün hakim karşısındadırlar. “İpekli Kumaş Hırsızları” ise 5 gün önce buradaydılar.

Bu Senenin Meşhur Karakış Cinayeti” ve “Bıçakla Oynanma[ması]” gerektiğini bilmeyenlerin davaları da bu Sait Faikmayıs ayında görüldü de, “Modern Karıkoca”nın ya da “Dayının Ceketi” davalarından daha önemli ya da önemsiz değildiler Haber gazetesinin adliye röportajlarını yapan kişiye göre.

Söylemeyi unutmuşum, o 26 gün boyunca mahkeme salonlarında bir de öykücü vardır ve röportajları yapan kişiyle aynıdır:

Ben suçluyu düşünüyorum. Herhalde hastalanmış olacak ki mahkemeye getirilmemiş. Belki o da zayıf, nahif bir çocuktur. Gözlerinde hâlâ iyiliğe dönmeye müsait ışıklar, yüzünde hâlâ zekânın verdiği ince, şeytani hatlar, vardır.” [5]

Sait Faik öykücü mayasının ne demek olduğunu gösteriyordur âdeta.


[1] Başkalarının Derdile Dertlenen Bayan, sayfa 82
[2] Bir Peri Masalı mı? İpekli Kumaş Hırsızlığı mı?, sayfa 19
[3] Üç Bayan Bir Bay, sayfa 23
[4] age, sayfa 24
[5] Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri, sayfa 50

Varlık Yayınları
1. Baskı Nisan 1956

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verildi, ortalama: 5 / 5)
Loading ... Loading …

14 August 2007

14 Ağustos - Güle Güle Bay Keuner

Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Örgütleme

Bir kez şöyle dedi Bay Keuner: “Düşünen insan gerektiğinden çok ışık, gerektiğinden çok bir dilim ekmek, gerektiğinden çok düşünce tüketmez.”

Bay Keuner


İki kent

Bay Keuner A kenti yerine B kentini yeğlemişti. “A kentinde” dediydi, “insanlar beni seviyorlar; ama B kentinde insanlar bana dostça yaklaştılar. A kentinde bana yararları dokundu; ama B kentinde insanların bana gereksinmesi vardı. A kentinde insanlar beni masaya buyur ettiler, ama B kentinde benim mutfağa girmemi önerdiler.”

Bay Keuner

Çizgiler: Behiç Ak

14 August 2007

Can Barslan - Terelelli Pictures

Karikatür; Barslan, Can kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Terelelli Pictures

 

Salata Tabağında Kalan Son Domates

Sayfa 7

Bir dönemler, Leman dergisini satın aldığımda ilk okuduğum karikatüristti Can Barslan. Hain Evlat Ökkeş elbette en tanıdık kahramanı amaCan Barslan onun kadar ünlü birçok kahramanı daha var(dı): Ulu Bilge Dandoldenyus ve tabii ki Kıçının Çatalını Kaybeden Adam, gubardatılması gereken Hobaraklar, Alper ve Bünyamin. Bazı mecralarda söz oyunlarına dayalı karikatürleri yavan bulunsa da, ben Barul Market’te aradıklarımı fazlasıyla buluyordum.

Farklı bir karikatürist Can Barslan. Son dönemlerde ortalıkta pek fazla gözükmese de önemli bir karikatürist. Absürd (saçma) olanın peşinde bunca koşmasını, saçmanın yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu hiçbir zaman unutmamasından kaynaklandığını düşünüyorum (ve bu yüzden seviyorum kendisini). Karikatürün yanısıra senaryolarını yazdığı dizilerde de -Gülşen Abi, Medeni Haller- aynı tadı almam da bu görüşümü destekliyor.

Salata tabağında kalan son domatesi yemek ya da yememek! İşte bütün mesele…

——————————

Shonen Jump

Ken Parker

Sevgili Düygü Tortu’ya ilk yazısını yazdıktan sonra Türkiye’ye geldi ve gelirken de üstte kapak fotoğrafı bulunan Shonen Jump dergisinin Haziran sayısını getirdi. Hediye bilinçlice seçilmişti, çünkü Düygü, benim Japon animelerine ilgi duymamı sağlayan kişiydi. (Bu ilgiyi arşivi ve engin bilgisi ile destekleyen diğer kişi Hakan Uygun‘dur.)

Ken Parker, nam-ı diğer Alaska’yı ise ilk gençlik dönemlerimde okumuşluğum vardır. Şimdilerde sevgili Murat Mıhçıoğlu tarafından çıkarılmaktadır.

Shonen Jump’la Ken Parker’i neden yan yana koyduğuma gelince, aynı kategorilerde olmadıklarının tamamen bilincinde olarak, sadece wikipedia’ya göz attığımızda Shonen Jump dergisinin en iyi zamanlarında 6.000.000 tiraja ulaştığını, birkaç yıl öncesine baktığımızdaysa 3.000.000′luk tirajlarda olduğunu görüyoruz. Ken Parker’in Türkiye tirajının 3.000′leri geçmediği düşünülürse ben bu devcileyin farkı anlayamıyorum.

Anlayan beri gelsin!

Parantez Yayınları
ISBN 975 - 8441 - 43 - 4
1. Baskı 2001

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy verildi, ortalama: 5 / 5)
Loading ... Loading …


* Salata Tabağında Kalan Son Domates öyküsü Can Barslan’dan izin alınarak yayınlanmaktadır.

06 August 2007

6 Ağustos - KIZÇOCUĞU

Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şeker de yiyebilsinler.

Nazım Hikmet