Neden Günlerin Tortusu?
Ben bir tek’in bir şey daha’nın önemine inananlardanım. Bir tek! Bir ilk! Bir son! Koca zilleri konser sırasında bir kere vurmak ama tam anında, o ana varmak için bir yaşam boyu tetik durmak; önce günleri, sonra dakikaları, saniyeleri sayarak o ana ulaşmak. Hitchcock’un "Çok Bilen Adam" filmindeki zilci gibi gerilimi doruğunda yakalamak, olaya yetişmek, olanı kavramak.
6 Şubat 1980
Bedenimin bir yarısı, Doğulu. Baştanberi ona söz geçiremedim. Onunla başetmeye çalıştığımda hep yenik düşerim, en sudan kaytarmaları bile önemli hastalıklarla ödetir bana.
Belki de çok gülmekten, çok sevinmekten korkmam bu Doğulu yarının bir özelliği; kafamla çözüme kavuşturamadığım bir kör inancın saplantısı. "Bir şey olacak, kötü bir şey olacak…" sezgisi. Oluyor da. Bunca beklediğim için belki de kendi elimle hazırlıyorum o mutsuzluğu ya da çöküntüyü, kimbilir.
Çekoslavakyalı bir bayanın beyaz şalı rüzgarda ikide bir havalanıp yüzünü örtüyor."
Çehov okuyorum. Yazar olmaya karar verdim. Çehov’da da buna benzer bir tümce okuduğumu anımsıyorum. Bu kadarcık, ama kadını hemen tanımamı sağlıyor. Kalın kitaplar yazmayacağım ben. Şöyle birkaç sözcükle anlatacağım ne demek istediğimi: Onu başkaları kendi deneyleriyle bütünlesin. Yaşam denilen büyük deneyi sayfalarla kısıtlamaya, sınırlamaya kalkışmaktan korkuyorum, bir "prrrtt!" çekiyorum böylesi çabalara.
21 Mayıs 1981
Zamanı sınırlamayan romanların ardından bir güne, bir geceye bir yaşam sığdıran romanlar geldi. Bilinç akışı tekniğinin büyük katkısı var bu çabada.
Ben de on dakikaya
Bir ana
Neler sığdırabileceğimi düşünerek bağışlanan zamanı özgürleştirmeye çalışıyorum.
19 Ekim 1981
Belki inanmayacaksınız ama ben de öykü yazmak için yetiştirdim kendimi. Öykü yazamadığım zaman, öyküme ters düşmeyecek çeviriler yapmak için. Yani inanılır gibi değil ama, profesyonel bir öykücüyüm, temiz bir iş nasıl çıkarılır biliyorum. Gerekli bilgilerle donanmış olduğumu da biliyorum. Kime yarayacak bu birikim? Kime sahi?
28 Aralık 1981
Çalışmalar sırasında iki şey öğrendim kendi hakkımda:
Bir: Ben "başkan"lık yapabilecek kadar "yan tutmayan", "nesnel", "renk vermeyen" biri değilim. Sinirlenince burnumdan soluyorum.
İki: Buna karşılık, herhangi bir ideolojiyi savunurken, gelebilecek eleştirileri önce kendim düşündüğümden iyi bri "kampçı"da sayılmam. Bir çelişki ama böyle ne yazık ki.
21 Nisan 1982
Faulkner’ı, Kafka’yı, Proust’u, Sade’ı, Borges’i düşününce, doğru gibi geliyor. Onlar, kendi seçtikleri görkemli sessizlik içindekarşılaştıkları -karşılaşabilecekleri bütün yüzlerle sürdürdükleri- sürdürebilecekleri yaşamların titiz dökümlerini yapabiliyorlar.
Çok - satan bir metayla (bir roman, bir televizyon dizisi, bir giysi) bizim almaya değer bulduğumuz ama satılmayışına yıllar yılı tanık olduğumuz bir meta arasında ne gibi ayrımlar var acaba?
Sözkonusu meta bir edebiyat ürünüyse, siz de edebiyatçıysanız, bu merakınızı gidermenin bir yolu, geröekten çok satan ürünlerin genel bir çözümlemesini yapmak, satış nedenlerini saptamaktır. Sonuçta kendiniz çok - satan bir kitap yazmaya karar vermeseniz bile -ki genellikle vermezsiniz- okurun bazı eğilimlerini öğrenebilirsiniz. Böylelikle kimler için yazdığınız -okur, kaynaşmış bir kitle değildir çünkü- da açıklık kazanır.
13 Ağustos 1982
… anlamakla yaşamanın eş-anlamlı olmadığını da biliyordum yine de bilmek başkaydı, iliklerinde duymak başka.
9 Eylül 1982
Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara, hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa, yaşamı dışlama hakkına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekala canına kıyabilir, inanıyorum buna. Böyle önemli bir kararın arifesinde, öteki kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler, kaygılar çok geride kalmıştır.
23 Kasım 1982
Bir kentte uzun boylu yaşamadan, yaşayanlarıyla kaynaşmadan ne öğrenilebilir ki?
26 Haziran 1983
Çağdaş olmak, nice yanılgıları, göze almaları, çelişkileri tanımaktan kaynaklanıyor.
30 Haziran 1983
Kimi yazar vardır, "yazı yazma" edimini tarihsel bir görev olarak üstlenir. Bildikleri, inandıkları doğrultuda kendi ürünlerini vermek yeter onlara. Bu tutum, onları bir ölçüde toplumun güncel yaşamını gözardı etmeye, o dönemi sonradan, doğru, serin bir perspektif içinde işlemeye iter. Doğacak ya da doğurtulacak ürünün haklılığı, yanlışsızlığı, bütünlüğü gözlerini bağlamış gibidir. Burada, Faulkner’ı anmadan geçmeyelim: "Sanatçı, kendi sanatından başka hiçbir şeyden sorumlu tutulamaz."
Bu tür yazarları saygıdeğer bulmakla birlikte sık sık öbür tür yazarları kendime daha yakın görüyorum. Toplumun atan nabzında yaşamak, o nabzın dalgalanmalarını yakalamak, bazen ürün vermekten daha önemli geliyor bana. Hele o dalgalanmayı yüreğimde duyuyorsam…
(…)
Şu sorular geliyor akla ister istemez:
Hangi çağda, hangi toplumda yaşıyorum? Çevremde neler oluyor?
Neden yazıyorum hâlâ?
Belki de bütün bunlar yüzünden. Bütün bunlarla savaşabilmek için.
1 Ocak 1984
* Tüm alıntılar Tomris Uyar’ın "Günlerin Tortusu" adlı kitabındandır.







