- Borges misiniz?
- Evet, ara sıra… *
Ne hissediyor insan 1956′da yazılmış bu öyküyü ilk defa okuduÄŸunda?[1] Bir baÅŸkası mı yazmış bunu (ama kitabın kapağında Borges’in adı var)? Kurgusu ne garip! Niye her ÅŸey ötekinin (Borges’in?) başından geçiyor? Öteki gerçek mi? Bu ve bunun gibi sorular rahatsız ediyor mu sizi de? İşte öyküde öbürü temasının yan etkilerinden bazıları!
İşin şaka kısmı bir yana; tüm öbürü öykülerinde olmasa dahi, birçoğunda önce bir yanılma hissine kapılıyor insan ve tekrardan okuma isteği canlanıyor. Bu isteği açıklamaksa o kadar da güç değil. Öbürü temasının altındaki temel duygu gizem, bunun sorumlusu.
Öykünün kurgusuyla da birebir ilintili olan bu duygu, kurgunun yetkinliğiyle de kendisini gösterir. Ve eğer Borges, Karasu, Capote gibi yazarların elinden çıktıysa öykü -ki inceleyeceğimiz öykülerin üçünün yazarıdır bunlar- yanılsama hissinin yanına bir de afallama eklenir. Bu afallama, ille bilinmeyen bir şey olacağından değildir. Çünkü kurguda sona dair ipuçları ustaca yerleştirilmiştir.
Öbürü temasına çifti oluÅŸturan elemanlar açısından bakıldığında da bir zenginlik söz konusudur: kendisi ve kendisi, bir hayvan ve kendisi, dede ve torun, ikizler, aynı kiÅŸinin genç ve yaÅŸlı hali… Bu liste daha da uzatılabilir. Peki bunca (iyi) yazar bu temayı neden seçer?
Kanımca bunun birkaç nedeni var:
İlki, öykü tekniği açısından bir yetkinlik istemesi; çünkü kurguda yerine oturmayan bir bölüm, kendini hemen belli eder.
İkincisi, bir yerine iki ana karakterin oluşturulması; zaten yoğun olan kısa öyküde, yoğunluğun daha da arttırılmasıdır söz konusu olan.
Üçüncüsü, konu itibarıyla vuruculuÄŸun ön plana çıkması; öykü sonlarına baktığımızda içimizde ya buruk ya kıyıcı bir tat kalmaktadır. (Bunu yine gizem duygusuna baÄŸlayabiliriz.) Amerikan edebiyatının "Güneyli Yazarlar" geleneÄŸinden Flannery O’Connor "edebiyatçı iÅŸini bitirdiÄŸinde geriye açıklanamayacak bir gizem duygusu kalmalıdır" derken sadece öbürü temasını düşünmemektedir. Ancak tabii ki, öbürü temanısının iyi kurgulanmış bir öyküde kullanılması ile bu etkinin saÄŸlandığı/saÄŸlanacağı açıktır. Nitekim Borges’in öyküsünün sonu buna iyi bir örnektir:
"Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum."
Dördüncüsü, -ve bence en önemlisi- ben kimim, ben neyim ya da kişi kimdir, kişi nedir sorularına aranan yanıttır. Bu da özelde yazarın, genelde okuyucunun ve yazarın kendilerini ve insanı anlama çabalarının bir sonucudur.
Öbürü temasında öykünün kahramanı eÅŸinde aranıyor gibi görünse de bu eÅŸ hem araç, hem amaç niteliÄŸini taşımaktadır. Çünkü, kahraman çiftinin kendisidir ya da öbürüdür. Örneklemek gerekirse Truman Capote’nin Miriam[2] adlı öyküsünde, öykü kahramanı Mrs. Miller şöyle düşünür:
Çünkü Miriam’a kaptırdığı tek ÅŸey benliÄŸiydi, onu da yeniden ele geçiriyordu; bu odada oturan, kendi yemeklerini kendi piÅŸiren, bir kanaryası olan insanı bulmuÅŸtu (oysa kanarya Mrs. Miller’indir); güvenebileceÄŸi, inançla baÄŸlanabileceÄŸi insanı, Mrs. H.T. Miller’i bulmuÅŸtu.
Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam[3] öyküsünde ise aynı düşünce şöyle ifade edilir:
"Gene pazar yerinden geçtiÄŸini görüyordu bir yandan da… …ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde… …pazar yerinin dışından bir yerden, filim çeker gibi durduÄŸu bir yerden de, pazar yerini boydan boya ağır ağır geçiÅŸini izliyordu kendi kendinin"
ya da
"…yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. Issız pazar yerinden geçen adamın filmi çekilmiÅŸ, bitmiÅŸti."
Ve yine Borges ve Ben‘in son cümlesi:
Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum.
Kahraman(lar)ın çiftinin kendisi olma durumu yukarıdaki gibi kahramanların birbirine karışması, çiftinin kendisi olması ÅŸeklinde olabildiÄŸi gibi (hangisi hangisiydi?), çiftinin bir baÅŸkası olması ya da birinin diÄŸerine tıpatıp benzemesi ÅŸeklinde de ortaya çıkabilir. Nitekim Flannery O’Connor’un Ormanın Tam İçinden[4] adlı öyküsünde Mark Fortune torunu Marry Fortune’la kavgasında "kendi imgesine doÄŸru kaldırır bakışlarını" ya da "kendi yenik düşmüş imgesine uzun uzun bakar". Beatriz Guido’nun Adalan‘ındaysa[5] Marina ve Victoria (ikiz kardeÅŸler) "birbirine öyle benzer ki parmak izleri bile tıpatıptır". (Oysa kiÅŸilik yapıları benzeÅŸmez.) Birbirleriyle ayna oyunu oynadıklarında kimse onları ayırdedemez:
"Sık sık ayna oyunu oynardık: Oturma odasına Venedik işi çerçeveli aynayı taşır, eş giysilerimizle -kız kardeşim kadife kaplı koltukta, ben eş kolyukta- saatlerce, birbirimizin her yaptığını yinelerdik karşılıklı, konuklar şaşkına dönerlerdi.Annemin biricik dostu Eulalia, "Marina" derdi bana, "saatlerce aynaya bakmasan olmaz mı?"
Öykünün sonundaysa Marina barakaya girer:
Victoria’yı güçlükle bulabildim, maskelerin, ÅŸeker kamışından kuklaların oluÅŸturduÄŸu bir yığının altında yatıyordu çünkü, oraya atmışlardı. Tekerlekli iskemlesi baÅŸucundaydı, ölmüştü, bir sürü kiÅŸi ırzına geçtikten sonra. Kız kardeÅŸim Victoria bu. Bir an bile duraksamadım. Giysilerini sakladım; ölü gözleriyle ölü dudaklarını bir güzel boyadım; tekerlekli iskemleye oturup ağıt yakmaya baÅŸladım; ertesi sabah onlar bizi bulana kadar gözyaşı döktüm; onlar çiftlikteki yanaÅŸmalar, öpücüklerini o günden sonra bir an bile benden esirgemeyen babam ve Pablo Fuentes, benim tekerlekli iskemlemi o sürüyor artık, gözyaÅŸlarımı siliyor, gömütlüğe gidiyoruz birlikte, cankurtaranla dolaşıyoruz. Ben Victoria, bir bedenin bazan baÅŸka bir bedende varolabileceÄŸini öğrendim.
Lygia Fagundes Telles’in Tigrela[6] (kaplanın ismi budur) adlı öyküsünde çift bir kaplan ve bir insandır ve özdeÅŸleÅŸme çift yönlüdür:
Sonunda, kendini taraçanın korkuluÄŸundan aÅŸağı fırlatmaya kalktı, tıpkı insan gibi. Tıpkı…
Korkudan elim ayağım dolaşacak eve dönerken, bilemiyorum ki, kapıcı gelecek mi, genç bir bayanın, kehribar gerdanlığını saymazsak çırılçıplak bir bayanın kendini taraçalardan birinden attığını söyleyecek mi bana.
Kahramanla öbürü arasındaki iliÅŸki bu ve bunun gibi daha birçok ÅŸekilde gerçekleÅŸebilir, ama bir de kurgusal bir problem olan kahraman(lar)ın çiftlerini nasıl aradıkları, birbirlerini nasıl gördükleri sorunsalı ortaya çıkmaktadır ki, incelenen öykülere bakıldığında bu durum kendini farklı biçimlerde göstermektedir. Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam öyküsünde bir kamera aracılığıyla gerçekleÅŸir. Öykü kahramanı kendini bir kameranın ardından izlemektedir. Kameranın ardında olan kiÅŸi ile izlenen kiÅŸi aynı olduÄŸundan, herhangi birinin yaptığı her türlü yorum da farklı bir anlam kazanmaktadır. Okuyucu arayışını sürdürürken ipuçlarıyla karşılaşır sürekli ve bunlar öykünün sonunu da hazırlar:
…yürüyen kendi kendini, pazar yerinin dışından, sokağın oradan, kat kat merceklerin keskin inceliÄŸiyle gene kendi izlerken, bu ölüm sessizliÄŸinin içinde yürüyen adamın toz çevreleri arasında denizi usuna bile getirmediÄŸini görüvermiÅŸ, bilivermiÅŸti.
Oysa adamın gideceÄŸi yer olan Sazandere’ye gitme nedeni, öykünün başında da belirtildiÄŸi gibi denize girmektir.
…yolunun ucundaki ölümü düşünmüştü pazar yerinde yürüyen adam, ya da onun öyle düşündüğünü film çeken adam bilmiÅŸti.
Yine öykünün sonuna dair bir ipucu: Sazandere’ye gitmek isteyip bir türlü bunu beceremeyip "geceden geceye arabayı kaçıran adam" metaforik bir biçimde ölür öykünün sonunda. Borges’in adı geçen öyküsünde anlatıcı Borges’ten direkt haberdar deÄŸildir:
Borges’ten, mektuplardan haber alıyorum, bazan da adı bir profesörler kurulundaki adlar arasında ya da bir yaÅŸamöyküleri sözlüğünde gözüme iliÅŸiyor.
Ancak bu haberdar olmama durumu daha sonraki ÅŸu satırlarla baÄŸlanır ki, Borges’in çiftini nasıl gördüğü ortaya çıkar:
Kaldı ki, ben tümden yok olup gitmeye yazgılıyım, yalnızca belli bir an’ım ötekinde varlığını sürdürecek.
Capote’nin öyküsünde çok sıradan bir hayat süren Mrs. H. T. Miller’in hayatına hiç de sıradan olmayan bir biçimde girer Miriam ve Mrs. Miller’le Miriam arasındaki temasal iliÅŸki aralarında geçen bir diyaloÄŸun ortasında kendini gösterir:
Mrs. Miller: -Küçücük kız ama yaşlılar gibi konuşuyor. (Mrs. Miller 61 yaşındadır)
Öykünün devamında Mrs. Miller Miriam’la görüşmekten hep kaçar ama kaçtığı Miriam deÄŸil, kendisidir ki sonunda "güvenebileceÄŸi, inançla baÄŸlanabileceÄŸi insanı", kendini bulur.
Öykülerde, çiftlerin kurguya nasıl yerleştirildiğini de inceledikten sonra son olarak, öyküler arasındaki benzerliklere bakmak gerekirse:
- Dört öykünün sonunda ölüm vardır. (Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam, Tigrela, Adalan ve Ormanın Tam içinden)
- İki öykü cinselliÄŸi yoÄŸun olarak kullanmıştır. (Tigrela ve Adalan. Bu iki öykünün yazarı da Latin Amerikalı’dır.)
- Karasu, Borges ve Capote’nin öykülerinde çift kendi-kendi, diÄŸerlerinde kendi-baÅŸkası ÅŸeklindedir.
-Bütün öykülerin kurguları diÄŸerleri ile karşılaÅŸtırıldığında (Ormanın Tam içinden dışarıda tutulabilir) tematik etmenler nedeniyle zorlayıcıdır. Son olarak, baÅŸladığımız gibi Borges’le bitirelim:
Spinoza, her şeyin kendisi olmayı sürdürmeye çalıştığını ileri sürmüştü; taşın taş olmak istediğini, kaplanınsa kaplan.
Sizce Spinoza yanılmıyor muydu?
[1] Jorge L. Borges, Borges ve Ben
[2] Truman Capote, Gece Ağacı
[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi
[4] Flannery O’Connor, Ormanın Tam İçinden
[5] Beatriz Guido, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler
[6] Lygia Fagundes Telles, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler
* Bu yazı eÅŸzamanlı olarak Moleschino‘da yayımlanmaktadır.





