Günlerin Tortusu

Karasu, Bilge kategorisi arşivi

Kuyu (*)

Barnes, Julian, Berger, John, Ackroyd, Peter, Plath, Sylvia, Karasu, Bilge, Pavese, Cesare, Ustalara Saygı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.


Tek sorun aynı düşü paylaşıp paylaşmadığımız…
John BERGER, G.

I.

Yazarın yaptığı umudun yaratılarda büyütülmesiyse; gül değil, laleler yetiştirmeye calışmaksa - mavi, masmavi laleler, alsemenderler-; bu alsemenderlerin koptuktan birkaç dakika sonra yok olacağını bilmekse ve bu biliş yeni laleler yetiştirmeye engel değilse; yeni bir tohumu almak, onu sulamak, güneşin önüne koymak, büyümesini, boy atmasını beklemek ve sonra bu büyüyen alsemenderlerin koptuğunu, kendisinden de koptuğunu gözlemlemekse (gelsin yeni tohumlar da nereye kadar?); hayatın bunca anlamsızlığında hayata bir nebze anlam katabilme çabasıysa; dibe inme ve dipte ne olduğunu görme uğraşıysa; her yazdığıyla kuyunun dibine biraz daha yaklaşmak ve dipte ne olduğunu bilerek bir adım daha atmaksa; yazar cesurdur.

Peki bu cesaret nereden gelir? Daha açık bir biçimde neden yazıyor bunca yazar?

‘Uçurumdan kurtulmanın tek yolu; ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.’ [1]

Bir yazarı gerçekten keşfetmek, onun bir kitabından büyük zevk alıp diğer kitaplarını da bir solukta okumak mıdır, onun neden yazdığını anlamaya mı çalışmaktır?

Kanımca birinci yaklaşım buzdağının ne kadar görünen kısmıysa, ikinci yaklaşım da o kadar görünmeyen kısmıdır.

II.

Kuyunun dibinde su yerine kum bulmak. (Bilmiyorlar mıydı?) İşte yine de her şeyin bittiği an.

Sylvia Plath son bir çabayla o kumu tırnaklamıştı, belki suyu bulurum diye ve sonra o hep yanında taşıdığı sırça fanusu kuyunun duvarına çarpmıştı. Pavese de kendi kuyusunda kumlu dibe dokunanlardandı.

III.

Herkesin farklı bir yol izlediği kendi doğrularını kendi bulma çabası içinde, kimileriyse (bir çokları) o kuyuları görüp bakmamayı tercih ediyorlar ve dönüp gerisin geriye kendilerini ‘yaşamın kollarına atıyorlar’.

Kendi kuyusunu görmezden gelmeye ne ad verirdiniz: Esaret?

Bir diğer grupsa başkalarının kuyularına iniyor. Onların kuyularında kendini keşfetme çabası bu. Her kuyu birbirine benzer diyen geri zekalılara cevap veriyorlar sanki. Bazıları işi abartıp o yazarların ipiyle dibe ulaşmaya çabalıyor. Birincilere örnek Julian Barnes, keşfettiği kuyunun dibinde herkesten daha büyük bir heyecan duyuyor. Flaubert’in dokunduğu taşları özenle okşuyor. İkincilere örnek Peter Ackroyd’sa, Oscar Wilde’ın o zaten ipince kalmış, inceltilmiş ipiyle; yani onun dilini, cümle yapılarını kullanarak ’son vasiyet’i yerine getiriyor. İkisi de alsemenderlerine daha önceki alsemenderlerden aşılar yapıyor.

IV.

Esaret, uçurumdan kurtulmak icin gereken boşluğun bulunamamasıdır. Biz dipsiz kuyular arıyoruz.

[1] Bu alıntının nereden olduğunu hatırlamıyorum, Pavese olması olası.

(*) 1997 yılında Hayalet Gemi dergisinde yayınlanan bu deneme, Little Drop of Poison blogundaki Collapsing and Hanging yazısındaki yorumlara ek olarak Günlerin Tortusu’ndaki yerini aldı.

- Borges misiniz?
- Evet, ara sıra… *

O'Connor, Flannery, Telles, Lygia Fagundes, Guido, Beatriz, Capote, Truman, Ustalara Saygı, Karasu, Bilge, Borges, Jorge Luis kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Jorge L. Borges Ne hissediyor insan 1956′da yazılmış bu öyküyü ilk defa okuduğunda?[1] Bir başkası mı yazmış bunu (ama kitabın kapağında Borges’in adı var)? Kurgusu ne garip! Niye her şey ötekinin (Borges’in?) başından geçiyor? Öteki gerçek mi? Bu ve bunun gibi sorular rahatsız ediyor mu sizi de? İşte öyküde öbürü temasının yan etkilerinden bazıları!

İşin şaka kısmı bir yana; tüm öbürü öykülerinde olmasa dahi, birçoğunda önce bir yanılma hissine kapılıyor insan ve tekrardan okuma isteği canlanıyor. Bu isteği açıklamaksa o kadar da güç değil. Öbürü temasının altındaki temel duygu gizem, bunun sorumlusu.

Öykünün kurgusuyla da birebir ilintili olan bu duygu, kurgunun yetkinliğiyle de kendisini gösterir. Ve eğer Borges, Karasu, Capote gibi yazarların elinden çıktıysa öykü -ki inceleyeceğimiz öykülerin üçünün yazarıdır bunlar- yanılsama hissinin yanına bir de afallama eklenir. Bu afallama, ille bilinmeyen bir şey olacağından değildir. Çünkü kurguda sona dair ipuçları ustaca yerleştirilmiştir.

Öbürü temasına çifti oluşturan elemanlar açısından bakıldığında da bir zenginlik söz konusudur: kendisi ve kendisi, bir hayvan ve kendisi, dede ve torun, ikizler, aynı kişinin genç ve yaşlı hali… Bu liste daha da uzatılabilir. Peki bunca (iyi) yazar bu temayı neden seçer?

Kanımca bunun birkaç nedeni var:

İlki, öykü tekniği açısından bir yetkinlik istemesi; çünkü kurguda yerine oturmayan bir bölüm, kendini hemen belli eder.

İkincisi, bir yerine iki ana karakterin oluşturulması; zaten yoğun olan kısa öyküde, yoğunluğun daha da arttırılmasıdır söz konusu olan.

Flannery O'Connor Üçüncüsü, konu itibarıyla vuruculuğun ön plana çıkması; öykü sonlarına baktığımızda içimizde ya buruk ya kıyıcı bir tat kalmaktadır. (Bunu yine gizem duygusuna bağlayabiliriz.) Amerikan edebiyatının "Güneyli Yazarlar" geleneğinden Flannery O’Connor "edebiyatçı işini bitirdiğinde geriye açıklanamayacak bir gizem duygusu kalmalıdır" derken sadece öbürü temasını düşünmemektedir. Ancak tabii ki, öbürü temanısının iyi kurgulanmış bir öyküde kullanılması ile bu etkinin sağlandığı/sağlanacağı açıktır. Nitekim Borges’in öyküsünün sonu buna iyi bir örnektir:


"Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum."


Dördüncüsü, -ve bence en önemlisi- ben kimim, ben neyim ya da kişi kimdir, kişi nedir sorularına aranan yanıttır. Bu da özelde yazarın, genelde okuyucunun ve yazarın kendilerini ve insanı anlama çabalarının bir sonucudur.

Truman Capote

 
Öbürü temasında öykünün kahramanı eşinde aranıyor gibi görünse de bu eş hem araç, hem amaç niteliğini taşımaktadır. Çünkü, kahraman çiftinin kendisidir ya da öbürüdür. Örneklemek gerekirse Truman Capote’nin Miriam[2] adlı öyküsünde, öykü kahramanı Mrs. Miller şöyle düşünür:


Çünkü Miriam’a kaptırdığı tek şey benliğiydi, onu da yeniden ele geçiriyordu; bu odada oturan, kendi yemeklerini kendi pişiren, bir kanaryası olan insanı bulmuştu (oysa kanarya Mrs. Miller’indir); güvenebileceği, inançla bağlanabileceği insanı, Mrs. H.T. Miller’i bulmuştu.


Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam[3] öyküsünde ise aynı düşünce şöyle ifade edilir:



"Gene pazar yerinden geçtiğini görüyordu bir yandan da… …ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde… …pazar yerinin dışından bir yerden, filim çeker gibi durduğu bir yerden de, pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini izliyordu kendi kendinin"


ya da



"…yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. Issız pazar yerinden geçen adamın filmi çekilmiş, bitmişti."


Ve yine Borges ve Ben‘in son cümlesi:



Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum.

Beatriz Guido Kahraman(lar)ın çiftinin kendisi olma durumu yukarıdaki gibi kahramanların birbirine karışması, çiftinin kendisi olması şeklinde olabildiği gibi (hangisi hangisiydi?), çiftinin bir başkası olması ya da birinin diğerine tıpatıp benzemesi şeklinde de ortaya çıkabilir. Nitekim Flannery O’Connor’un Ormanın Tam İçinden[4] adlı öyküsünde Mark Fortune torunu Marry Fortune’la kavgasında "kendi imgesine doğru kaldırır bakışlarını" ya da "kendi yenik düşmüş imgesine uzun uzun bakar". Beatriz Guido’nun Adalan‘ındaysa[5] Marina ve Victoria (ikiz kardeşler) "birbirine öyle benzer ki parmak izleri bile tıpatıptır". (Oysa kişilik yapıları benzeşmez.) Birbirleriyle ayna oyunu oynadıklarında kimse onları ayırdedemez:



"Sık sık ayna oyunu oynardık: Oturma odasına Venedik işi çerçeveli aynayı taşır, eş giysilerimizle -kız kardeşim kadife kaplı koltukta, ben eş kolyukta- saatlerce, birbirimizin her yaptığını yinelerdik karşılıklı, konuklar şaşkına dönerlerdi.Annemin biricik dostu Eulalia, "Marina" derdi bana, "saatlerce aynaya bakmasan olmaz mı?"


Öykünün sonundaysa Marina barakaya girer:



Victoria’yı güçlükle bulabildim, maskelerin, şeker kamışından kuklaların oluşturduğu bir yığının altında yatıyordu çünkü, oraya atmışlardı. Tekerlekli iskemlesi başucundaydı, ölmüştü, bir sürü kişi ırzına geçtikten sonra. Kız kardeşim Victoria bu. Bir an bile duraksamadım. Giysilerini sakladım; ölü gözleriyle ölü dudaklarını bir güzel boyadım; tekerlekli iskemleye oturup ağıt yakmaya başladım; ertesi sabah onlar bizi bulana kadar gözyaşı döktüm; onlar çiftlikteki yanaşmalar, öpücüklerini o günden sonra bir an bile benden esirgemeyen babam ve Pablo Fuentes, benim tekerlekli iskemlemi o sürüyor artık, gözyaşlarımı siliyor, gömütlüğe gidiyoruz birlikte, cankurtaranla dolaşıyoruz. Ben Victoria, bir bedenin bazan başka bir bedende varolabileceğini öğrendim.


Lygia Fagundes Telles’in Tigrela[6] (kaplanın ismi budur) adlı öyküsünde çift bir kaplan ve bir insandır ve özdeşleşme çift yönlüdür:



Sonunda, kendini taraçanın korkuluğundan aşağı fırlatmaya kalktı, tıpkı insan gibi. Tıpkı…


Korkudan elim ayağım dolaşacak eve dönerken, bilemiyorum ki, kapıcı gelecek mi, genç bir bayanın, kehribar gerdanlığını saymazsak çırılçıplak bir bayanın kendini taraçalardan birinden attığını söyleyecek mi bana.

Lygia Fagundes Telles Kahramanla öbürü arasındaki ilişki bu ve bunun gibi daha birçok şekilde gerçekleşebilir, ama bir de kurgusal bir problem olan kahraman(lar)ın çiftlerini nasıl aradıkları, birbirlerini nasıl gördükleri sorunsalı ortaya çıkmaktadır ki, incelenen öykülere bakıldığında bu durum kendini farklı biçimlerde göstermektedir. Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam öyküsünde bir kamera aracılığıyla gerçekleşir. Öykü kahramanı kendini bir kameranın ardından izlemektedir. Kameranın ardında olan kişi ile izlenen kişi aynı olduğundan, herhangi birinin yaptığı her türlü yorum da farklı bir anlam kazanmaktadır. Okuyucu arayışını sürdürürken ipuçlarıyla karşılaşır sürekli ve bunlar öykünün sonunu da hazırlar:


…yürüyen kendi kendini, pazar yerinin dışından, sokağın oradan, kat kat merceklerin keskin inceliğiyle gene kendi izlerken, bu ölüm sessizliğinin içinde yürüyen adamın toz çevreleri arasında denizi usuna bile getirmediğini görüvermiş, bilivermişti.


Oysa adamın gideceği yer olan Sazandere’ye gitme nedeni, öykünün başında da belirtildiği gibi denize girmektir.



…yolunun ucundaki ölümü düşünmüştü pazar yerinde yürüyen adam, ya da onun öyle düşündüğünü film çeken adam bilmişti.

Bilge Karasu


Yine öykünün sonuna dair bir ipucu: Sazandere’ye gitmek isteyip bir türlü bunu beceremeyip "geceden geceye arabayı kaçıran adam" metaforik bir biçimde ölür öykünün sonunda. Borges’in adı geçen öyküsünde anlatıcı Borges’ten direkt haberdar değildir:



Borges’ten, mektuplardan haber alıyorum, bazan da adı bir profesörler kurulundaki adlar arasında ya da bir yaşamöyküleri sözlüğünde gözüme ilişiyor.


Ancak bu haberdar olmama durumu daha sonraki şu satırlarla bağlanır ki, Borges’in çiftini nasıl gördüğü ortaya çıkar:



Kaldı ki, ben tümden yok olup gitmeye yazgılıyım, yalnızca belli bir an’ım ötekinde varlığını sürdürecek.


Capote’nin öyküsünde çok sıradan bir hayat süren Mrs. H. T. Miller’in hayatına hiç de sıradan olmayan bir biçimde girer Miriam ve Mrs. Miller’le Miriam arasındaki temasal ilişki aralarında geçen bir diyaloğun ortasında kendini gösterir:



Mrs. Miller: -Küçücük kız ama yaşlılar gibi konuşuyor. (Mrs. Miller 61 yaşındadır)


Öykünün devamında Mrs. Miller Miriam’la görüşmekten hep kaçar ama kaçtığı Miriam değil, kendisidir ki sonunda "güvenebileceği, inançla bağlanabileceği insanı", kendini bulur.

Öykülerde, çiftlerin kurguya nasıl yerleştirildiğini de inceledikten sonra son olarak, öyküler arasındaki benzerliklere bakmak gerekirse:

- Dört öykünün sonunda ölüm vardır. (Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam, Tigrela, Adalan ve Ormanın Tam içinden)

- İki öykü cinselliği yoğun olarak kullanmıştır. (Tigrela ve Adalan. Bu iki öykünün yazarı da Latin Amerikalı’dır.)

- Karasu, Borges ve Capote’nin öykülerinde çift kendi-kendi, diğerlerinde kendi-başkası şeklindedir.

-Bütün öykülerin kurguları diğerleri ile karşılaştırıldığında (Ormanın Tam içinden dışarıda tutulabilir) tematik etmenler nedeniyle zorlayıcıdır. Son olarak, başladığımız gibi Borges’le bitirelim:


Spinoza, her şeyin kendisi olmayı sürdürmeye çalıştığını ileri sürmüştü; taşın taş olmak istediğini, kaplanınsa kaplan.

Sizce Spinoza yanılmıyor muydu?

 

[1] Jorge L. Borges, Borges ve Ben

[2] Truman Capote, Gece Ağacı

[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi

[4] Flannery O’Connor, Ormanın Tam İçinden

[5] Beatriz Guido, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler

[6] Lygia Fagundes Telles, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler

* Bu yazı eşzamanlı olarak Moleschino‘da yayımlanmaktadır.

Bilge Karasu - Gece

Karasu, Bilge, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Gece

 

 

Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak, söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği, belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna -bütün boşluğunu bilerek- kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu? Hiçbirimiz, dense yeridir sanırım. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hala birtakım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum?

Gece, yazdığım gibi, ağır ağır yayıldı ovaya, sonra tepeleri de boğdu. Yeraltı saraylarından söz ederken, birtakım büyük yapıların bodrum katlarında, beden eğitimi yapıldığı, çeşitli oyunlar oynandığı anlatılan salonları düşünüyordum. Bir masal havası içerisinde anlattıklarım karşısında kendime de, okurlarıma da -kimlerse bunlar… Bu yazdıklarımı birileri okuyacakmış gibi davranıyor muyum gerçekten? Yoksa…- anlatılana inanmamak hakkını tanımış, bu hakkı tanımak için uğraşmış olmuyor muydum?

En azından, okurlarım olabileceğine inanmak istiyordum. Oysa şu anda biliyorum ki, benim dışımda bu yazdıklanmı okuyacak, okuyabilecek tek kişi var. Bu kişi defterimi yok etmeyebilir de. Karar vermek bana düşüyor, şu birkaç defterimi şimdi yırtıp yakmak, külünü yemek mi, bitirip her şeyi ona da okuttuktan sonra yok etmek mi, yoksa, ona bırakmak mı gerekir?

Sayfa 162-163

Karasu, her şeyden önce okuyucuyu küçümsemeyen bir yazardır, bu yüzden yarattığı metinleri okumak için özel bir emek sarfetmelidir. Yazdığı tüm metinlerde hep aynı özeni, aynı dil bilincini ortaya koymaklığından yazınımızın -kanımca- en önemli yazarlarındandır.

Gece, çok katmanlı bir yapıdadır. Giriş katmanı metnin kendisidir. Bir alt katmanda romanın kahramanı olan yazara yazdırılan metinler yer alırken, bir üstte roman/metin yazımı üzerine düşünür Karasu. Okuyucuyu da işin içine katma çabaları, belli bölümlerde yazardan başkası tarafından yazılmış bölümlerle kendini gösterir, ki bu da dördüncü katmanı oluşturur. Bunlara ek olarak yazarın, kendini de bir roman figürü haline getirdiği bölümler yapıyı dahaBilge Karasu da giriftleştirir.

Romanın asıl kahramanı, bir metafor olarak gecedir. Yazımı 12 Mart sonrasına denk gelen (Nisan 1975-Mayıs 1976) romanın ilk basımı 1985 yılında 12 Eylül’ün etkilerinin nispeten azalmaya başladığı dönemde yapılır. Bu açıdan bakıldığında her iki baskı döneminin de simgesidir "Gece". Yazar, bu baskı dönemlerini yaratanları "gece işçileri" diye nitelerken, baskı kurumlarını da Kafkaesk bir biçimde adlandırır: "Ulusal Kitaplık", "Bilgiler Sarayı", "Yargılamalar Bakanlığı". Asıl kahramanın temel niteliği olan kuşku da, roman boyunca okuyucunun peşini bırakmaz.

Bu nitelikleri ile Gece, zor bir metindir. Hatta -belki de- yazarın en zor metnidir. Ama yazarın, kitabın sonunda "Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?" sorusuyla belki de Karasu’nun en çok okunmayı gerektiren kitabıdır.

 

 İletişim Yayınları
1. Baskı 1985

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verildi, ortalama: 5 / 5)
Loading ... Loading …