Bu yazı Zafer Karkaç‘tan izin alınarak yayımlanmıştır.

Günümüzde işte mutlu olmamızın bu kadar zor olmasının nedeni gerçekleştiremeyeceğimiz hayaller kurmamızdır. Her işten Freud ve Roosevelt’in çalışırken aldıkları tatmini almayı bekliyoruz. Bunun yerine belki de Marx’ı okumalıyız. Tabii ki daha iyi bir dünya için verdiği reçeteler doğru çıkmadı, ancak işin neden bu kadar sefil bir şey olduğunu göstermeyi hala en iyi başaran odur.
Sayfa 58
İş hayatında mutlu olmak, mutlu olduğun işi yapmak, çalışmayı sevmek, sevmemek, hayalindeki işler hepsi günlük hayatımızda sık sık konuşmalarımızın içinde geçen sözler. Aynı şekilde kitaplarda da…
Alain de Botton‘un Modern toplumun ‘hüzünlü, mutsuz insanları’na yol göstermek adına tavsiyelerde de bulunduğu Görmek ve Fark Etmek adlı kitabında çalışma ve mutluluk üzerine farklı bir yorum tarihsel gerekçelerle ön plana çıkıyor.
Botton, yaşadığımız çağda modern dünya olarak tanımladığı kendi toplumunda (ki buna kısmi olarak biz de dahil edilebiliriz) “iş, bizi mutlu etmek zorundadır” görüşünün hakim olduğunu söylüyor.

Tarihsel gelişimine bakınca insanların bir arada yaşamaya başladığından beri kurulan tüm toplumlarda iş hayatın merkezine oturduğunu ancak ilk defa modern toplumlarda işin bir cezadan ya da bir kefaretten farklı bir şey olabileceğinin dile getirildiğini söylüyor. Ona göre, toplum, sağlıklı bir insanın maddi açıdan ihtiyacı olmasa da çalışmak istemesi gerektiği düşüncesini beyinlere yerleştirdi. Yaptığımız işin kişiliğimizi tanımladığı bir anlayış içerisinde yaşıyoruz diğer birçok toplum gibi. Botton, insanlara ilk sorulan soruların adının ne olduğu, nereli olduğu ve ne iş yaptığıdır diyor.
Tarihten örnekler verirken Roma ve Yunan uygarlıklarında iş kölelerin yapması gereken bir eylem olarak algılandığını belirtiyor. Platon ve Aristo’ya göre hayatta tatmine ulaşmanın tek yolu, kişisel bir gelire sahip olmaktan geçerdi; çünkü insan ancak böyle bir gelire sahip olduğunda günlük yaşamını rahatlıkla sürdürüp kendini ahlak ve maneviyat sorunlarını düşünmeye adayabilirdi.
“Çalışmayı neşeli bir eylem olarak tanımlanmasını ilk defa Rönesans döneminde İtalya şehir devletlerinde, özellikle de sanatçıların biyografilerinde görülmektedir. Michelangelo ve Leonardo gibi sanatçıların biyografilerinde çalışmanın ideal olarak özgünlük ve zafere giden bir yol olarak tanımlandığını görürüz.”
Leonardo sözgelimi, bugün GTD diye bilinen çalışma ve iş yapma yöntemleri gibi konularda, ve hatta farkında olmadan uyguladığımız birçok metodun da babası sayılabilir.
Daha sonraları XVIII. Yüzyılın sonlarına doğru Benjamin Franklin, Diderot ve Rousseau gibi düşünürlerin kitaplarında çalışmanın sadece para kazanma aracı olarak değil. Aynı zamanda ‘insanın kendisi olması’nın bir yolu olarak tanımlandığını görürüz.
Bu tanımlamalarla birlikte artık insanlar işlerini bir gurur kaynağı olarak görmeye başlamışlardır.
Çalışmayla ilgili birçok farklı görüş ve inanç yıllar boyu insanlar tarafından yaşatıldıktan sonra artık günümüzde gittikçe ağır basan bir görüş ortaya çıkmaya başladı. İnsanlar artık ‘neredeyse tüm iş türlerinin gerçekte sağladıkları tatminle verdikleri düşünülen tatmin arasında dağlar kadar fark olduğuna’ dair görüşlere daha çok inanmaya başladı.
Botton sonlara doğru büyük ölçüde yaptıkları işle kendilerinin var olduklarını hissedeceklerini düşünen insanların, kendilerini ve başarmak istediklerini yükseklere bir yerlere koymalarının bir sonucu olarak da ortaya çıktığı sonucuna varıyor. Burada başarı ve çalışmak sadece kişinin kendisinin belirlediği kıstaslarla değil aynı zamanda aile, mahalle, okul vb. gibi etkenlerinde sınırları belirlediği ve bireylerinde bunu kabul ettiği bir durum yaratmaktadır.
Diğer taraftan ise büyük bir çoğunluk ise hedef gösterilen ve istediği mutluluğu çalışarak elde edememenin verdiği şaşkınlıkla hayatlarını amaçsız balon başarılar elde etmek uğruna harcamaya devam etmektedirler.
Belki de Botton’ın dediği gibi ‘çalışmanın bize mutluluk getirmesi gerektiği düşüncesinden vazgeçersek iş hayatımız daha az eziyetli geçer.’
Bu yazı Kaçakkova‘dan izin alınarak yayımlanmıştır.

Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.
Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar…
Annemin ağzı fazla bozuktu.
Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: “Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar…”
Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti.
Sayfa 11

Rakı ekibinden kadro eksiklikleriyle gittik Murat Uyurkulak’ın okuma gecesine -20 Ekim 2008. İlk kitabı Tol, Almanca’ya Zorn başlığıyla çevrildi gectigimiz ay. Bunun üzerine Almanya’nın pek çok bölgesinde okuma etkinlikleri düzenlendi, Berlin durağını kaçırmak olmazdı. Daha önce kısaca sevdiğim kitaplardan biri olarak anmıştım Tol‘u, şimdi biraz daha söz etme vaktidir. Tol, Kürtçe intikam demek; “bir intikam romanı” alt başlığıyla yayınlanan kitabın ruhuna ve duygusuna denk düşen bir isim. Almanca Zorn kelimesi ne derece bunu karşılıyor, bilmiyorum: öfke, hiddet, kızgınlık anlamlarına geliyor bu kelime.
Tol, bana kalırsa, bir yol hikayesidir en başta. Diyarbakır’a giden bir trende tarihi yeniden kateden bir yolculuk hikayesi. Kitap boyunca -okuyanlar bilecektir- kahramanlarımız sürekli içmektedirler. Rakı, sarap, konyak ne bulursa içerler yol boyunca. Plastik bardakları devrime kaldırıp kadeh tokuştururlar. Öfeklidirler, yeniktirler, kederlidirler. Devrimcidirler, ama hiçbir aklı başında devrimcinin kabul edemeyeceği kadar kaçıktırlar. Bitmeyen bir hesapları vardır, tarihle olduğu kadar kendileriyle de. Herkesin biraz kaçık olduğu bir gayri resmi tarih yazımıdır hikaye aynı zamanda. Dünyayı havaya uçurmak ve kendini de yok etmek isteyen bir intikam peşinde.
Bütün bunların yanında ve bunlardan dolayı, bir tuhaf Yusuf masalıdır, Tol. İsmet Özel’in dizelerince, “bir yakış, bir yanış tasarımı beride” yola çıkılan bir yusuf masalı.
Yıllar sonra ben nedense hâlâ Yusuf’tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, bir şeyleri, bir yerleri diyordum, ama yetinmiyorlardı. Aç köpekler gibi soruyorlardı: Kimi, neyi, nereyi?
Borçlarımı, desem inanmazlardı. Borçlu olmamı yadırgarlardı. Yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlekle ceketi giyiyordum. Çaycıya bir kez bile çay ısmarlamamış, öğlen kazıntılarını simit kemirerek bastırmış, her mesafenin yayası olmuş, yaş günü partilerinin bir tekine bulaşmamıştım.
Aynur’un memelerini, desem hiç olmazdı. Aynur patronun yüksek lisanslı metresiydi. Ulaşılamayacak kadar pahalı memeleri vardı.
Ben de, onu diyordum. O’nu, O olanı. O kimdir diye soracak olduklarında, sizin ve benim tanımadığımız O, bir başka O, herkesin O’su diyordum. Gülüyorlardı tabii. Onların gözünde zararsız bir deliydim.
Sayfa 11 - 12

Bir intikam kitabı olarak Tol, elbette öncelikle taşıdığı intikam duygusu ve öfkesiyle dikkat cekiyor. Okuma sırasında da bu türden sorular ve yorumlarla değerlendirildi. Açık ki, Uyurkulak’a intikam alındı mı, öfkeniz bitti mi sorusu çokca sorulmuştur, yine soruldu. Hiç bitmediğini, aksine daha da dolmuş durumda olduğunu söyleyerek karşılık verdi sorulara Uyurkulak.
12 Eylül gecesine çocukluğu denk gelen, bütün o karanlık yıllar içinde büyüyen bir yazarın hikayesi sonuçta okuduğumuz. Öfkenin her şeyden önce buraya, bu tarihsel kesite yönelmişliği söz konusu ilk olarak. Ben bu öfkeye eşlik eden bir başka güçlü duyguyu, değerlendirmelerde biraz geri planda tutulan hüznü ya da kederi de vurgulayarak eklemek istiyorum ayrıca. Sanıyorum böylece ikinci tür bir darbeden de sözedebileceğizdir artık. Doğrusu Murat Uyurkulak için bu söyleceklerim ne derece yerinde bulunacaktır hiçbir fikrim yok, ancak üzerinde durmak gerektiği kanısındayım. 1989′da sosyalist ülkelerin dağılmasıyla açığa çıkan bir darbedir bu sözetmek istediğim. Yıkılan duvarın enkazında, ayakta kalan/kalmaya çalışan yaralı bir bilinç kalmıştır geriye. Öyle ki, tarihin kapısı kapanmış, ancak Yusuf içerisi mi dışarısı mı olduğundan emin olamayacağı bir yersizlikte kalmıştır sanki.
Nihayetinde ve nitekim, yusuf, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk olmaktan ibaret değildir; aynı zamanda bildiği ve öğrendiği hiç bir şeyden artık emin olmayan, ağzını her açtığında dudakları bir balık gibi yuvarlaklaşıp ağır ağır açılıp kapanan ve beynindeki cümle fikirleri felç eden bir sıvıyla dolaşan sudan çıkmış bir balıktır da. Bildiği her şey boşa çıkmakta, yaşı ilerledikçe emin olacağı şeyler artmak yerine sürekli azalmaktadır. Uyurkulak’ta belirgin bir Oğuz Atay etkisi vardır ve bence bu etkinin en çok kendisini hissettirdiği zamanlar, bu içsel acının acıklıbirgülünçlükle belirdiği zamanlardır genellikle.
Bu nedenle tabelada sadece Vakit:1, Tavuk :0 yazmaz, skor daha da vahimdir.

Neyse ki tabelayı ara ara silebilme şansın vardı. Bir sabah kalkıyor, sigaraya, içkiye, pespayeliğe lanetler okuyup eline fırçayı alıyor ve tabelayı boydan boya beyaza boyuyordun. Ve karşısına geçip mutlu mesut son sigaranı yakıyordun. Ne var ki sigaradan daha son nefesi çekerken, o taze mutluluk, o güçlü bir arabanın gazına hafif hafif dokunma hissi dondurma misali erimeye, fazla vefalı bir cıvata gibi aşınmaya başlıyordu. Kaçınılmaz olanı, çok iyi tanıdığın sonu beklemeye başlıyordun böylece. İşe gidiyordun, mesai yapıyordun ve akşam müdavimi olduğun meyhanenin kapısından girerken, tabelada bu kez siyah rakamlarla, daha da vahim bir skorun yazdığını görüyordun:
Hayat: 5 - Balık: 0.
Sayfa 12 - 13
Geriye, güzelliğini bir ihtimal olmasından alan devrim kalmaktadır bir tek -”bir ihtimal olduğunda devrim ne kadar güzel“. Gerçekleştiğinde travmatik bir hayal kırıklığına dönüşen devrimler bundan daha iyi anlatılamazdı -etkileyici bir başka tanımda Ursula K. Le Guin’den gelmişti zamanında, “devrimi yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak” diyerek. Diyalektikçilerin pek sevdiği “olasılık” ve “gerçeklik” kategorileri, burada, tamamen altüst edilebilmeli ve ille olacaksa bir negatif diyalektiğin konusu olarak düşünülebilmelidir. Öyle ki, olasılık ve gerçeklik arasındaki sınır, diyalektik tarihselliğin bir süreklilik bağıntısını değil, olası her gerçeklikteki imkansızın arzusunu imlediğinde güzellikle ilişkilendirilebilir. Skor belki sürekli aleyhine büyüyecek, ama yine de her şeyin değişebilme ihtimaline yüklenen arzu, heyecan verecek tek düşünce olarak belirecektir -bu aynı zamanda belki de adorno’nun düşüncenin tek umudu dediği şeyin yegane öncülüdür; kendisini durmadan inkar eden gerçekliğe teslim olmayı çözüştürecek kadar soluk almaya imkan verecek bir ihtimal. Her zaman, yani zaman’ın her şimdiki an’ında, ancak kendini geçmişin diliyle kurabilecek, vaktiyle güzel olan bir ihtimal. Gercekleşen devrimlerin kabuslarını artık bilen, kırıklıklarını taşıyan bir bilincin, tarihe getirdiği kederli bir itiraz haliyle.

Albert - 3 yaşında

Camus kardeşiyle

Belkadi, Marguerite Dobrenn, Jeanne Sicard, Christiane Galindo, Camus

Tipasa’da

Kendi kaleminden (Le-jeune-homme-qui-croyaît-que-c’était-arrivé-et-qui s’est-aperçu-que-ce-n’était-pas-arrivé / Genç adam olduğuna inanıyor ama gözüken olmadığı yönünde) Kediye dikkat

Felsefe Diploması


Kaleci Camus


Algér Republicain’deki ekiple…

Asker karnesi

Combat (Mücadele) Gazetesi’nin bir örneği

Edgar J. Hoover’a - FBI belgelerinde Camus

André Malraux ile - (Malraux askeri üniformasıyla) - 1944

Combat - 1944

Arkadaş çevresi -bakar mısınız lütfen? (Soldan sağa, ayaktakiler : Jacques Lacan, Cecile Eluard, Pierre Reverdy, Louis Leiris, Pablo Picasso, Fanie de Campan, Valentine Hugo, Simone de Beauvoir, Brassai / oturanlar : Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Michel Leiris, Jean Abier)

Maria Casarès ve Serge Reggiani ile

Jean Louis Barrault ve Balthus ile

Pierre Galindo ve Edgar Bansoussan ile - Combat gazetesinin yazı işleri müdürü iken

Jean Paul de Dadelsen ile


Gaston Gallimard’ın bürosunda, soldan sağa: Robert Gallimard (ayakta), Raymond Queaneau, Albert Camus, Gérard Philippe, Gaston Gallimard (ayakta, profilden), Jacques Lemarchand, Jean Blanzat



René Char ile

André Malraux ile

Express gazetesinde

Francine ile - 1946

Francine

Francine

Çocukları Jean ve Catherine ile

Çocukları Jean ve Catherine ile


Catherine Sellers ile







Nobel ödülü -1957

Nobel Ödülü - 1957
Wikipedia Türkçe
Wikipedia Fransızca
Wikipedia İngilizce
Albert Camus - Başkaldıran İnsan Fransızca
Albert Camus Society UK İngilizce
The Existential Primer İngilizce (Güzel)
Edebiyat Haritası
Catherine Camus ile söyleşi Fransızca
Catherine Camus ile söyleşi İngilizce
Radio France’ta Camus arşivleri Fransızca
Web Camus Fransızca
Nobel İngilizce
Nobel Ödülü Konuşması Fransızca
Nobel Ödülü Konuşması İngilizce

Witold Gombrowicz’e gönderdiği mektup
(Monsieur Gombrowicz
Venezuela 615 dep.5
Buenos Aires
Paris, 26 Mart 1954
Sayın Bay,
“Evlilik” ve İspanyolca çevirisinden “Ferdydurke”nin büyük bir kısmını okudum. Her ikisini de çok ilginç buldum ve size yeni edebi yorumlar göndermek yerine, burada tanınmanız için yardım etmek isterim. Ticari nedenlerden ötürü, romanınızın Fransızca’ya çevrilmesinin zor olacağını düşünüyorum. Ama en azından, tabii siz de izin verirseniz, Paris’in bir iki avangard tiyatro yönetmeninin eserinizi okumalarını sağlayabilirim.
Güveniniz için çok teşekkür eder, en içten saygılarımı sunarım,
Albert Camus)

Camus “Veba”yı Jacques Hebertot için imzalamış
Once upon a midnight dreary, while I pondered, weak and weary,
Over many a quaint and curious volume of forgotten lore,
While I nodded, nearly napping, suddenly there came a tapping,
As of some one gently rapping, rapping at my chamber door.
“‘T is some visiter,” I muttered, “tapping at my chamber door—
Only this, and nothing more.”
(Poe’nun Kuzgun adlı şiirinin bu ilk kıtasının özgün dilinde burada bulunmasının nedeni, bu şiirin bir kere daha sesli olarak okunarak, müziğinin duyulması isteğimdendir.)
Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
“Bir ziyaretçidir” dedim, “oda kapısını çalan,
Başka kim gelir bu zaman?”
Çeviri: Ülkü Tamer









* Wikipedia - İngilizce
* Wikipedia - Türkçe
* Wikipedia - Poe Portal - İngilizce
* Knowing Poe - İngilizce (Harika)
* The Edgar Allan Poe Society of Baltimore
* Poe Museum
* The House of Usher
* The Poetic Principal by Poe- İngilizce (Poe’nun şiir üzerine yazdığı bir deneme - Çok güzel)
* Edgar Allan Poe’nun ölümü - Wikipedia - İngilizce
* Poe Toaster - Wikipedia - İngilizce (İlginç)
* The Raven - İngilizce
* Poe haritası - İngilizce (İlginç)
* Poe ve kriptografi - İngilizce (Meren’e selam!)
* Edgar Allan Poe ve Nathaniel Hawthorne’un eserlerindeki sembolik yaklaşımların karşılaştırılması - Nilsen Gökçen - Yüksek Lisans Tezi - Türkçe
* Ralph Waldo Emerson ve Edgar Allan Poe’nun eserlerinde XIX.yüzyıl yazın eleştirisi - Atilla Silkü - Doktora Tezi - Türkçe
* Amerikan edebiyatında ilk öykü örnekleri ve kimlik arayışı: Hawthorne, Melville ve Poe - Nebahat Yılmaz - Doktora Tezi - Türkçe
* Edgar Allan Poe’nun Black Cat ve the Fall of the House of Usher öykülerinin çevirilerinin Gotik edebiyat bağlamında eleştirisi - Tuğba Nur Yıldırım - Yüksek Lisans Tezi - Türkçe
* İdeefixe (Bulabilirseniz Tomris Uyar’ın çevirisi olan ve Nisan Yayınları’ndan yayınlanan Kızıl Ölümün Maskesi’ni almanızı mutlaka tavsiye ederim.)



Poe’dan karısına…
June. 12th - 1846
My Dear Heart, My dear Virginia! our Mother will explain to you why I stay away from you this night. I trust the interview I am promised, will result in some substantial good for me, for your dear sake, and hers — Keep up your heart in all hopefulness, and trust yet a little longer — In my last great disappointment, I should have lost my courage but for you — my little darling wife you are my greatest and only stimulus now, to battle with this uncongenial, unsatisfactory and ungrateful life — I shall be with you tomorrow P.M. and be assured until I see you, I will keep in loving remembrance your last words and your fervant [fervent] prayer!
Sleep well and may God grant you a peaceful summer, with your devoted
Edgar
[Bu ve bundan sonra yer alan, Poe’nun el yazılarının olduğu fotoğraflar şuradan alındı.
Poe’nun el yazısıyla yazdığı metinlerin “transkripsiyonlarını” fotoğrafların altına ekledim. Bu metinlerin Türkçe’ye çevrilmesini ve burada yer almasını çok isterdim.]

Poe’dan Teyzesine - Günlük hayatın gaileleri
New-York, Sunday Morning
April 7. just after breakfast. [1844]
My dear Muddy,
We have just this minute done breakfast, and I now sit down to write you about everything. I can’t pay for the letter, because the P.O. won’t be open to-day,— In the first place, we arrived safe at Walnut St wharf. The driver wanted to make me pay a dollar, but I wouldn’t. Then I had to pay a boy a levy to put the trunks in the baggage car. In the meantime I took Sis in the Depot Hotel. It was only a quarter past 6, and we had to wait till 7, We saw the Ledger & Times — nothing in either — a few words of no account in the Chronicle. — We started in good spirits, but did not get here until nearly 3 o’clock. We went in the cars to Amboy about 40 miles from N. York, and then took the steamboat the rest of the way.— Sissy coughed none at all. When we got to the wharf it was raining hard. I left her on board the boat, after putting the trunks in the Ladies’ Cabin, and set off to buy an umbrella and look for a boarding-house. I met a man selling umbrellas and bought [o]ne for 62 cents. Then I went up Greenwich St. and soon found a boarding-house. It is just before you get to Cedar St, on the West side going up — the left hand side. It has brown stone steps, with a porch with brown pillars. “Morrison” is the name on, the door. I made a bar- gain in a few minutes and then got a hack and went for Sis. I was not gone more than 1/2 an hour, and she was quite astonished to see me back so soon. She didn’t expect me for an hour. There were 2 other ladies waiting on board — so she wasn’t very
lonely. — When we got to the house we had to wait about 1/2 an hour before the room was ready. The house is old & looks buggy, b[—–T]he landlady is a nice chatty ol[d soul—g]ave us the back room on th[e third floor- -]e night & day & attendance, f [—the cheapest board I] ever knew, taking into consideration the central situation and the living. I wish Kate could see it — she would faint. Last night, for supper, we had the nicest tea you ever drank, strong & hot — wheat bread & rye bread — cheese — tea-cakes (elegant)
-Page 2-
a great dish (2 dishes) of elegant ham, and 2 of cold veal, piled up like a mountain and large slices — 3 dishes of the cakes, and every thing in the greatest profusion. No fear of starving here. The landlady seemed as if she couldn’t press us enough, and we were at home directly. Her husband is living with her — a fat good-natured old soul. There are 8 or 10 boarders — 2 or 3 of them ladies — 2 servants.— For breakfast we had excellent-flavored coffe, hot & strong — not very clear & no great deal of cream — veal cutlets, elegant ham & eggs & nice bread and butter. I never sat down to a more plentiful or a nicer breakfast. I wish you could have seen the eggs — and the great dishes of meat. I ate the first hearty breakfast I have eaten since I left our little home. Sis is delighted, and we are both in excellent spirits. She has coughed hardly any and had no night sweat.
She is now busy mending my pants which I tore against a nail. I went out last night and bought a skein of silk, a skein of thread, 2 buttons a pair of slippers & a tin pan for the stove. The fire kept in all night.—We have now got 4$ and a half left. Tomorrow I am going to try & borrow 3$ — so that I may have a fortnight to go upon. I feel in excellent spirits & haven’t drank a drop — so that I hope so [-on] to get out of trouble. The very instant I scrape together enough money I will send it on. You can’t imagine how much we both do miss you. Sissy had a hearty cry last night, because you and Catterina weren’t here. We are resolved to get 2 rooms the first moment we can. In the meantime it is impossible we could be more comfortable or more at home than we are.—It looks as if it was going to clear up now.—Be sure and go to the P.O. & have my letters forwarded. As soon as I write Lowell’s article, I will send it to you, & get you to get the money from Graham. Give our best loves to Catterina
Be sure & take home the Messenger, [——]
We hope to send for you very soon.


Poe’dan dostu John P. Kennedy’ye
Balto: Nov. 1834.
Dr Sir,
I have a favour to beg of you which I thought it better to ask in writing, because, sincerely, I had not courage to ask it in person. I am indeed too well aware that I have no claim whatever to your attention, and that even the manner of my introduction to your notice was, at the best, equivocal.
Since the day you first saw me my situation in life has altered materially. At that time I looked forward to the inheritance of a large fortune, and, in the meantime, was in receipt of an annuity sufficient for my support. This was allowed me by a gentleman of Virginia (Mr Jno Allan [John Allan]) who adopted me at the age of two years, (both my parents being dead) and who, until lately, always treated me with the affection of a father. But a second marriage on his part, and I dare say many follies on my own at length ended in a quarrel between us. He is now dead, and has left me nothing. I am thrown entirely upon my own resources with no profession, and very few friends. Worse than all this, I am at length penniless. Indeed no circumstances less urgent would have induced me to risk your friendship by troubling you with my distresses. But I could not help thinking that if my situation was stated — as you could state it — to Carey & Lea, they might be led to aid me with a small sum in consideration of my M.S. now in their hands. This would relieve my immediate wants, and I could then look forward more confidently to better days. At all events receive assurance of my gratitude for what you have already done.
Most respy [Most respectfully]
Yr Obt St [Your obedient servant]
Edgar Allan Poe


Valentine’in özgün el yazması
For Her Whose Name is Written Within
Valentine’s Eve. 1846
For her these lines are penned, whose luminous eyes,
Bright and expressive as the stars of Leda,
Shall find her own sweet name that, nestling, lies
Upon this page, enwrapped from every reader.
Search narrowly these words, which hold a treasure
Divine — a talisman, an amulet
That must be worn at heart. Search well the measure —
The words — the letters themselves. Do not forget
The smallest point, or you may lose your labor.
And yet there is in this no Gordian knot
Which one might not undo without a sabre
if one could merely understand the plot.
Upon the open page on which are peering
Such sweet eyes now, there lies, I say, perdu,
A musical name oft uttered in the hearing
Of poets, by poets — for the name is a poet’s too.
In common sequence set, the letters lying,
Compose a sound delighting all to hear —
Ah, this you’d have no trouble in descrying
Were you not something, of a dunce, my dear -
And now I leave these riddles to their Seer.
E.A.P.


Ziller
I
Hear the sledges with the bells -
Silver bells!
What a world of merriment their melody foretells!
How they tinkle, tinkle, tinkle,
In the icy air of night!
While the stars that oversprinkle
All the heavens, seem to twinkle
With a crystalline delight;
Keeping time, time, time,
In a sort of Runic rhyme,
To the tintinnabulation that so musically wells
From the bells, bells, bells, bells,
Bells, bells, bells -
From the jingling and the tinkling of the bells.
II
Hear the mellow wedding bells -
Golden bells!
What a world of happiness their harmony foretells!
Through the balmy air of night
How they ring out their delight! -
From the molten - golden notes,
And all in tune,
What a liquid ditty floats
To the turtle - dove that listens, while she gloats
On the moon!
Oh, from out the sounding cells,
What a gush of euphony voluminously wells!
How it swells!
How it dwells
On the Future! - how it tells
Of the rapture that impels
To the swinging and the ringing
Of the bells, bells, bells -
Of the bells, bells, bells, bells,
Bells, bells, bells -
To the rhyming and the chiming of the bells!
III
Hear the loud alarum bells -
Brazen bells!
What a tale of terror, now, their turbulency tells!
In the startled ear of night
How they scream out their affright!
Too much horrified to speak,
They can only shriek, shriek,
Out of tune,
In a clamorous appealing to the mercy of the fire,
In a mad expostulation with the deaf and frantic fire,
Leaping higher, higher, higher,
With a desperate desire,
And a resolute endeavor
Now - now to sit, or never,
By the side of the pale - faced moon.
Oh, the bells, bells, bells!
What a tale their terror tells
Of Despair!
How they clang, and clash and roar!
What a horror they outpour
On the bosom of the palpitating air!
Yet the ear, it fully knows,
By the twanging,
And the clanging,
How the danger ebbs and flows;
Yet the ear distinctly tells,
In the jangling,
And the wrangling,
How the danger sinks and swells,
By the sinking or the swelling in the anger of the bells -
Of the bells -
Of the bells, bells, bells, bells,
Bells, bells, bells -
In the clamor and the clanging of the bells!
IV
Hear the tolling of the bells -
Iron bells!
What a world of solemn thought their monody compels!
In the silence of the night,
How we shiver with affright
At the melancholy menace of their tone!
For every sound that floats
From the rust within their throats
Is a groan.
And the people - ah, the people -
They that dwell up in the steeple,
All alone,
And who, tolling, tolling, tolling,
In that muffled monotone,
Feel a glory in so rolling
On the human heart a stone -
They are neither man nor woman -
They are neither brute nor human -
They are Ghouls: -
And their king it is who tolls: -
And he rolls, rolls, rolls,
Rolls
A paean from the bells!
And his merry bosom swells
With the paean of the bells!
And he dances, and he yells;
Keeping time, time, time,
In a sort of Runic rhyme,
To the paean of the bells: -
Of the bells:
Keeping time, time, time
In a sort of Runic rhyme,
To the throbbing of the bells -
Of the bells, bells, bells: -
To the sobbing of the bells: -
Keeping time, time, time,
As he knells, knells, knells,
In a happy Runic rhyme,
To the rolling of the bells -
Of the bells, bells, bells -
To the tolling of the bells -
Of the bells, bells, bells, bells,
Bells, bells, bells, -
To the moaning and the groaning of the bells.
[Ziller şiirinin “transkripsiyonunu” şuradan aldım.]