
Ufak yarış iki dakika kadar sürdü, sona erdiğinde de Rocky alkışları başlattı ve mikrofonda:
— Şu gençlere bakın bay ve bayanlar, dedi. 216 saatin sonunda hepsi de taptaze… Dünya birinciliğine etkisi olan dans maratonunun yarışmacıları taptaze. Bir dayanıklılık ve ustalık yarışmaşı bu. Bu gençler günde yedi kere besleniyorlar… Üç yemek ve dört kahvaltı. Aralarında, yarışma sırasında sişmanlayanlar bile var.. üstelik yarışmayı en iyi durumda sürdürmeleri için burada devamlı doktorlarımız, bakıcılarımız, hemşirelerimiz bulunuyor. Şimdi 4 numaralı Mario Petrone ve Jackie Miller çiftinden küçük bir numara yapmalarını istiyoruz. 4 numaralı çift, ilerleyin lütfen… işte, baylar ve bayanlar, ikisi de çok şeker, değil mi?…
Tek tük alkışların karşıladığı, kısa boylu ama sağlam yapılı bir İtalyan olan Mario Petrone ile ufak tefek sarışın Jackie Miller kerevete çıktılar. Rocky ile konuştular, sonra en kötüsünden bir numaraya başladılar. Ne Mario ne de Jackie yaptıkları numaranın kötülüğünün farkında gibiydi. Sonunda birkaç seyirci onlara bozuk para attı.
— Hadi, sökülün paraları baylar, dedi Rocky. Bir para yağmuru istiyoruz! Yağdırın!
Sayfa 33
e yayınları 60′larda ve 70′lerde çok özel kitaplar yayımlamış bir yayınevi: Kundera’dan Vasilikos’a, Beşikçi’den Akbal’a, Rulfo’dan Mailer’e. Atları da Vururlar da bu özel kitaplardan biri. Her ne kadar kapağı bir pembe dizinin kapağını andırıyor olsa da (eğer e yayınları kitaplarını toplamasaydım ve yazarı daha önceden tanımasaydım kesinlikle satın almaz ve okumazdım :) dikkatle okunmayı hakeden bir kitap bu.
McCoy gençliğinde hayatını kazanmak için birçok iş yapmış ve bu kitabını da Amerika’daki dans maratonlarında bouncer (hır çıkaranları dışarı atmakla görevli fedai) olduğu dönemdeki gözlemlerine dayandırmakta.
Dans maratonu, gerçekte bir dayanıklılık yarışmasıdır. Çiftlerin 110 dakikalık ‘dans’ sonrasında 10 dakikalık bir molaları vardır sadece. Bu arada; yemek yemek, yıkanmak, dinlenmek durumundadırlar. Öyle ki, yarışmacılar belli bir süre sonra çiftlerinin omzunda uyumayı öğrenirler. Bir dans maratonunun 2000 saate kadar (~85 gün) sürdüğü olabilir.
Atları da Vururlar 1935′te ilk yayımlandığında gerekli ilgiyi görmemiş ama sonrasında Jane Fonda’nın başrolünde oynadığı filmle Amerika’da ve dünyanın bir çok yerinde yeni baskıları yapılmıştır.
e yayınları
Birinci Baskı Aralık 1970
Türkçesi Hasan Aslan
Özgün Adı They shoot the horses, don’t they?

Loading …
Müldür, Lâle,
Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Mani’m artıyordu. Şöyle düşündüm. Bir kez daha aynı prensip uyarınca, GERÇEKLİKTEN DAHA HAYAT VERİCİ NE VARDI? Hem romanın bütünlüğü de bozulmamış olacaktı, çünkü romanın yarısı Greta’nın romanıydı, beş yılda yazmış olduğum. Diğer yarısı ise benim, yani yazarın romanı olacaktı. Yazarın anlatısı ile başkarakterin anlatısı iç içe geçecekti. İşte bu bütünlüktü. Üstelik yazarın gündelik hayatı da bu sarmala katılacaktı yazdığı yemek tarifleri ve şarkı sözleriyle.
Sayfa 19
Bir de ne göreyim güncelerimi okurken, 25 Nisan 1978′de aynen şunları yazmışım:
“Piscator’un yaptığını şiire uygulayabilir miyiz?
(Mahalli, tarihsel, vaka kabilinden materyalin senkronluk ve sinemasal kesme prensiplerine uygulanması)
Gazete veya poster stilinde daha az egoist şiir?”
25 yaşındayken günceme yazdığım bu konsepti romana uygulamıştım zaten (farkında olmadan). Şimdi bu cümleleri okuyunca bu konseptin daha da üzerine gitmeye kara verdim. İçinde yaşadığımız Bizansiyya denilen karmaşanın yapısına daha uygun ne olabilirdi?
Tek tehlike bütünselliğin kaybolmasıydı. Ama eski notlarımı gözden geçirince dehşetle şunu fark ettim: Yıllardan beri peşinde olduğum şey, yani derdim, hep aynı şey olduğu için, notlar romana eldiven gibi geçti, bir tür benim poetikam olarak. Yani kendi çapımda Mallarmé’nin başlattığı, Foucault ve Roland Barthes’ın sürdürdüğü ‘œuvre’, ‘yapıt’, kavramı yani bütüncül bir çalışma, tek tek kitaplar değil. Hep aynı şiiri arama. Kısacası romanımın hiçbir iddiası yok, çılgın bir roman olma dışında!
Sayfa 19
Dünyada katedilen mistik bir yol gibi sonunda insanın elinde hiçbir şeyin kalmaması. “İnsan gizi çözdüğü zaman her şey değişecekmiş gibi sanırama yaşam olağanca sıradanlığıyla sürer.” Zenginleştirici bir yokluk. Devinim ve devinimsizlik bir arada. Her şeyin hem çok olağan hem çok olağandışı olması ürpertici bir duygu. Bizansiyya gibi.
Sayfa 128
Kişinin tarihidir şehir. Nasıl ki geçmişinden vazgeçemez insan; büyüdüğü, geliştiği kent de kişiden vazgeç(e)mez. Yani kimse, kendi kentinde “Çağrılmayan Yakup” değildir bir bakıma.
Lâle Müldür’ün kenti İstanbul’dur. Ama İstanbul’un bugünkü hali değildir sadece. Bizans ve Konstantiniyye de Müldür’ün derdidir. Ne kadar değişse de, bozulsa da kentin mirası Müldür’ün yaşama tutunma noktasıdır, çünkü Bizansiyya yazarın köklerini barındırmaktadır.

Eklektik bir yapısı olduğunu söyleyebileceğimiz bu roman; içinde dinden yemek tariflerine, Belçika’dan İstanbul’a, şiirden politikaya birçok şeyi barındırır. Birbirinden bağımsız gibi gözüken tüm bu konular aslında Lâle Müldür yapbozunun parçalarıdır.
15 yılda bitirilen bu roman bir hesaplaşmadır sonuç olarak. Yazarın kendisiyle, ülkesiyle, ülkesindeki politikayla ve aydınlarıyla hesaplaşmasıdır. Aynı zamanda, İstanbul’la da. Ama bu hesaplaşmanın sonucunda, Müldür bu şehre ne kadar kızsa da “İstanbul’dan çok uzaklarda hiçbir yerde[dir]”.
Yapı Kredi Yayınları
ISBN 978 - 975 - 08 - 1188 - 3
1. Baskı Şubat 2007

Loading …

On küçük zenci kardeş yemeğe başladılar,
Biri tıkanıverdi, geriye dokuz kaldı.
Dokuz küçük zenci kardeş gece çok geç yattılar,
Biri uyanamadı, geriye sekiz kaldı.
Sekiz küçük zenci kardeş gezintiye çıktılar,
Biri eve dönmedi, geriye yedi kaldı.
Yedi küçük zenci kardeş, gidip odun kestiler,
Biri kendini kesti, geriye altı kaldı.
Altı küçük zenci kardeş kovanla oynadılar,
Birini arı soktu, geriye beş kaldı.
Beş küçük zenci kardeş Hukuk’a yazıldılar,
Birisi yargıç oldu, geriye dört kaldı.
Dört küçük zenci kardeş denize açıldılar,
Birini balık yuttu, geriye üç kaldı.
Üç küçük zenci kardeş kafesleri gezdiler,
Birini ayı kaptı, geriye iki kaldı.
İki küçük zenci kardeş güneşte çok kaldılar,
Birini güneş çarptı, geriye biri kaldı.
SON küçük zenci kardeş tek başına sıkıldı,
Gidip kendini astı. geriye kimse kalmadı.
Sayfa 29
Polisiye denince akla ilk gelen yazarlardandır Agatha Christie. Hercule Poirot ve Miss Marple’i polisiye ile biraz ilgilenmiş duymamış olan var mıdır? İyi polisiye, iyi edebiyattır ve Agatha Christie bunun sağlam kanıtlarından biridir -özellikle de "On Küçük Zenci" ile-. (Burada, ileride yine bu sayfalarda tanıtımı yapılacak Patricia Highsmith’in "Trendeki Yabancılar" adlı romanını anmadan geçmeyeyim.)
On Küçük Zenci, en son 2003 yapımı Kimlik (Identity) adlı filme temel teşkil etmiştir. Günümüze kadar da sekiz kere televizyona ve sinemaya
uyarlanmıştır.
Birbirini tanımayan 10 yabancının aynı adada buluşması ve sonrasında işlenen cinayetlerdir konu. Yazar, bu on kişinin de psikolojik tahlillerini yapar. Bunun yanısıra, kahramanların tamamının birer anti-kahraman olması kurguyu daha da ilginçleştirir. (Daha fazla anlatmak, polisiyenin ruhuna aykırı olacak diye düşünüyorum!)
Son olarak, çevirinin Tomris Uyar tarafından yapıldığını ve bu sayede, bu romanı Türkçe’de okumanın lezzetinin arttığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Can yayınları
1. Basım 1982
Türkçesi Tomris Uyar
Özgün Adı Ten Little Niggers

Loading …

Pek çok emekli politikacı gibi Noguçi de "şiiri" yaşlılık çağına saklamak istemişti. Kurutulup saklanmış yiyeceğin tadına bakmaya vakti olmamıştı; bu tür yiyeceklerin ille de lezzetli olması gerektiğini de düşünmüş değildi, ama Noguçi gibi insanlar için şiir, şiirin kendisinde değil, şiire olan sakin, telaşsız özlemde yatardı; şiir dünyanın sarsılmaz düzenini simgelerdi. Artık dünyanın daha fazla değişmesi tehlikesi kalmadığında; kişi artık yeni belirsizlik, ümit, heves, saldırıları olmayacağını bildiği zaman şiir ortaya çıkacaktı - çıkmadan edemeyecekti.
Bu vakit geldiğinde davranışlarını düzenleme açısından kişinin kendine bir ömür boyu uyguladığı baskı ve mantık zırhı, sonbaharda gökte yükselen beyaz bir duman sütunu gibi eriyerek şiire dönüşecekti. Ama iş güvenlik şiirine gelince, Kazu ondan bir adım ilerideydi ve şiirin boşluğunu kendisinden çok daha iyi biliyordu.
Sayfa 189 - 190
Yukio Mishima, Yasunari Kavabata ile birlikte , Japon yazınının batıda en tanınan yazarıdır demek -sanırım- yanlış olmaz. (Kavabata aynı zamanda Nobel ödülünü alan ilk Japon yazardır - 1968, Mishima ise aynı ödüle 3 kere aday
gösterilmiştir.)
"Şölenden Sonra" yazarın en önemli romanlarından biridir. Bay Noguçi dürüst, idealist ve aydın bir politikacıdır; evlendiği Bayan Kazu ise bir restoran sahibi olarak aslında Japon orta sınıfını temsil etmektedir. Bu evlilik ve bir seçim etrafında Japon toplumunun politik ve eviçi yaşantıları gözler önüne serilir.
Mishima, Şölenden Sonra’da eski bir general ve bir politikacı olan Hashiro Arita’nın kişilik haklarına saldırdığı nedeniyle yargılanmış ve bu davayı kaybetmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın, savaş sonrası yazınının en önemli yazarlarından Mishima 1970 yılında harakiri yaparak yaşamına son vermiştir.
Ada Yayınları
1. Basım Ocak 1985
İngilizceden Çeviren Bülent R. Bozkurt
Özgün Adı Utage No Ato

Loading …

Eskiden beri sorulmakta olan soru kafasının içinde kuşkusuz işte o anda yeniden canlanmıştı: Truva Atı gerçekten varoldu mu? Yunanlılar Truva’yı bu savaş hilesi sayesinde mi ele geçirdiler, yoksa, kente girmek için kullandıkları başka araçları gözlerden kaçırmak için yararlandıkları -bunu gizli tutmaya önem veriyorlardı- bir yazınsal yutturmaca mıydı bu?
Bu tutumda şaşılacak bir şey yoktu. Savaşın gerçek nedenleri, basşlangıcında olup bitenler, pazarlıklar, öngörüler, öneriler, savaş gücünün hesaplanması, bütün bunlar, Truva Savaşı’nı bütünüyle yalnızca benzersiz güzellikte bir kadının yaşadığı aşkın öyküsüne -ki bu kadın aslında pekâlâ kendini bir maceraya kaptırmış olabilirdi- indirgemek amacıyla hasır altı edilmişti; öteden beri bilinen bir şeydi bu.
Savaşın gerçek nedenlerinin gizlendiği açıkça belliyse, ele geçirilemez olmakla ün salmış Truva’nın düşmesi az da olsa kafalarda kuşku yaratmıyor muydu? Yunanlıların bu kenti fethetmek için başvurdukları düzeni, ileride yeniden kullanmak amacıyla gizli tuttukları düşüncesi öteden beri kabul görmüştü -içerdikleri deneyimin değerini yitirmemesi için uzun süre gözlerden saklanan casusluk dosyaları gibi. Dolayısıyla Yunanlılar gerçeği maskelemek için bir yol düşünmek zorundaydılar.Truva’yla ilgili arşivlere gelince, bunlar kentin yağmalanması sırasında tahrip edilmiş, kül olmuştu. Belleklerde kalan tek şey, korkunun ve alevlerin oluşturduğu fon üstündeki bir büyük attı. Fakat benzeri bir görüntü, kentten kaçmakta olan Truvalıların kapıldıkları dehşet yüzünden kafalarında yarattıkları bir sanrı olamaz mıydı?
Sayfa 33 - 34
Kadare çok basit, ancak önemli bir soru üzerine kurguluyor romanını: Homeros’un anlattıkları Truva’nın çok kolay düştüğünü gösteriyor. Truva’lılar bu kadar mı saftı da,
bir tahta ata kandılar ve şehirlerinin düşmesine neden oldular? Bu hediyenin şehre alınmasına hiç mi karşı çıkan olmadı? Karşı çıkan olduysa, onlara ne oldu?
Roman, Homeros’un İlyada’sı gibi (He)Lena’nın Max ile evlenmekten vazgeçip Gent’le birlikte olması ile başlıyor ve şehrin dışında bir Truva atı (tren vagonu) ortaya çıkıyor. Kadare, kurguda Ulysse K. gibi bir yan karakterle de Kafka’ya selam ediyor.
Canavar, 1965 yılında ilk defa basılmasına karşın sansüre uğramış. 1990′da ise tekrar ve genişletilmiş bir biçimde basılmış. Arnavutluk’un Sovyetler Birliği ile problemlerine yönelik satırlar, sansürün nedeni olsa gerek.
Okunası ve üzerinde düşünülesi bir kitap, bir ütopya!!!
Simavi Yayınları
ISBN 975 - 7408 - 33 - 6
1. Basım 1993
Fransızcadan Çeviren Aykut Derman
Özgün Adı Le monstre

Loading …