Günlerin Tortusu

Roman kategorisi arşivi

Peter Ackroyd - Troya’nın Düşüşü

Ackroyd, Peter, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Troya'nın Düşüşü

 

“Ben bir toprak ve taş adamıyım, Mr. Thornton. Sizin düşüncelerinize yetişemem.”
“Bunlar eski Sanskritçenin aynısı. Şunu görüyor musunuz? Şu iki işaret, birçok sözcüğün sonuna konuyor. Bunların zamanları belirlediğini sanıyorum. Onları ya ve tva diye yorumladım ben. Ne olduklarını biliyor musunuz, Herr Obermann?”
“Siz söyleyeceksiniz bana.”
“Eski Sanskritçe.” Obermann sakin sakin bakıyordu ona. “Görmüyor musunuz? Troyalılar eski Veda’ların dilini konuşuyordu. Onlar Rigveda ve Samaveda halkından!”
“İmkânsız, efendim. Anlamsız. Onlar Yunanlıydı, Hintli değil.”
“Onların Hintli olduğunu söylemedim. Kökleri Pencap’ta ve Utar Pradeş’te olan halkın bir parçasıydılar. Yunanlılardan çok çok eskiydiler. Sizi heyecanlandırmıyor mu bu?” Obermann öylece sessiz duruyordu. “Fenike ya da Yunan alfabelerinden çok önceki yazının kanıtı bu. Bir sırrın ortaya çıkışı!”
“Yorumlamanızda bir yanlışlık yapıyorsunuz, Mr. Thornton. Doğru değil bu. Yanlış bir izlenim.”
“Bu fikrinizi hangi kanıta dayandırıyorsunuz, efendim?”
“Benim fikrim değil bu. Benim yargım.”
“Yargınızın, öyle olsun, ama açıklanması gerekir.”
“Açıklanması mı? Ben bütün hayatımı, bütün servetimi bu kenti inceleyerek harcadım, Mr Thornton.”
“Konumuz bu değil.”
“Arkeolojiye yeni bir dünya açmak için gece gündüz çalıştım ben. Hiç kimsenin bugüne kadar yapmadığı ya da yapamadığı şeyi yaptım.”
“Siz yalnızca kendinizden söz ediyorsunuz.”
“Sözümü kesmeyin. Troya, bu kürede insanlar oturduğu sürece ayakta duracak. Şu dünyada ilk şiirin söylendiği günden bugüne Homeros ve başka binlerce şair Troya halkını üne kavuşturdu. Onlar hep Avrupalıydı, Asyalı değil. Onların Doğu’dan gelmiş oldukları fikri, anlamsız bir şey. Sizin kuramınız hatırına evrensel geleneği alaşağı mı edeceğiz?”

Sayfa 171

Bazı yazarlar vardır, bir kitabını baş ucu kitabı olarak bellediniz mi, ne yazsa heyecanlanırsınız. Yazacağı tüm eserleri bekler, dergilerdeki söyleşilerini takip eder, gazetelerde çıkan haberleri yutarcasına okursunuz -sonra okuduklarınızı hazmetmek için tekrar geri dönersiniz. “Baş ucu yazarlarımın” -maalesef- birçoğu yaşamıyor. Ackroyd benim için bu nedenle çok önemli.

Ackroyd’u “Oscar Wilde’ın Son Vasiyeti” ile takip etmeye başladım. O da, bu kitabında Oscar Wilde’ın izini sürüyordu. Bir yazarın bir diğerinin izini sürmesi, onun biçemiyle/kalemiyle serüvenini devam ettirmesi o yazara önce saygı duyarak, sonra da onu çok severek mümkün olabilir. Ancak burada yazarın kendisine büyük bir meydan okuması da söz konusudur ki, “Vasiyet”te Ackroyd’un yaptığı tam da budur. (*)

Londra’yı eserlerinin çoğunda bir roman kahramanı olarak kullanır Ackroyd (Burada Tanpınar’a “Huzur”lu bir selam vermenin tam sırasıdır). Hatta “Londra: Biyografi” adlı eserinde bu şehrin çağlar boyunca gelişimini gözler önüne serer. “Troya’nın Düşüşü”nde seçilen mekanın -adından da anlaşılacağı üzere- Londra’nın dışında ve Çanakkale’de geçmesi bu anlamda bir sürprizdir. Homeros’un yapıtlarını takip edip Troya şehrinin Çanakkale’nin Hisarlık mevkiinde olduğunu tahmin eden ve bulan Heinrich Schliemann (kitapta Heinrich Obermann) ve karısı Sophia’nın; bunun Peter Ackroydyanısıra Troya’nın öyküsüdür anlatılan. Yaşam öyküsel öğeler usta bir yazarın elinde eli yüzü düzgün ve polisiyeye göz kırpan bir tarihi kurmacaya dönüşür.

Kitabın dikkat çeken öğelerini özetlemek gerekirse; yaratılan atmosfer ve özellikle diyaloglar, yazmak isteyenlere ders verir niteliktedir -kanımca. Bunun yanında Homeros’un dizeleri de tüm roman boyunca karşımıza çıkar. Ackroyd’un “Tanrı yazar”lığa soyunması ise dikkat çeken bir diğer unsurdur.

Sonuç olarak, “Troya’nın Düşüşü” Ackroyd’un en sevdiğim kitabı olmanın oldukça uzağında. Ama bu onun diğer kitaplarını beklememi engellemiyor.

Yapı Kredi Yayınları
ISBN 978 - 975 - 08 - 1382 - 5
1. Baskı Şubat 2008
Çeviren Mehmet H. Doğan
Özgün Adı The Fall of Troy

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy verildi, ortalama: 4 / 5)
Loading ... Loading …


(*) Farklı bir biçimde olsa da, Julian Barnes da Flaubert’in peşine takılır “Flaubert’in Papağanı”nda.

Murat Uyurkulak - Tol

Roman, Uyurkulak, Murat kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bu yazı Kaçakkova‘dan izin alınarak yayımlanmıştır.

Tol

 

Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.

Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar…

Annemin ağzı fazla bozuktu.

Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: “Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar…”

Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti.

Sayfa 11

Murat Uyurkulak

Rakı ekibinden kadro eksiklikleriyle gittik Murat Uyurkulak’ın okuma gecesine -20 Ekim 2008. İlk kitabı Tol, Almanca’ya Zorn başlığıyla çevrildi gectigimiz ay. Bunun üzerine Almanya’nın pek çok bölgesinde okuma etkinlikleri düzenlendi, Berlin durağını kaçırmak olmazdı. Daha önce kısaca sevdiğim kitaplardan biri olarak anmıştım Tol‘u, şimdi biraz daha söz etme vaktidir. Tol, Kürtçe intikam demek; “bir intikam romanı” alt başlığıyla yayınlanan kitabın ruhuna ve duygusuna denk düşen bir isim. Almanca Zorn kelimesi ne derece bunu karşılıyor, bilmiyorum: öfke, hiddet, kızgınlık anlamlarına geliyor bu kelime.

Tol, bana kalırsa, bir yol hikayesidir en başta. Diyarbakır’a giden bir trende tarihi yeniden kateden bir yolculuk hikayesi. Kitap boyunca -okuyanlar bilecektir- kahramanlarımız sürekli içmektedirler. Rakı, sarap, konyak ne bulursa içerler yol boyunca. Plastik bardakları devrime kaldırıp kadeh tokuştururlar. Öfeklidirler, yeniktirler, kederlidirler. Devrimcidirler, ama hiçbir aklı başında devrimcinin kabul edemeyeceği kadar kaçıktırlar. Bitmeyen bir hesapları vardır, tarihle olduğu kadar kendileriyle de. Herkesin biraz kaçık olduğu bir gayri resmi tarih yazımıdır hikaye aynı zamanda. Dünyayı havaya uçurmak ve kendini de yok etmek isteyen bir intikam peşinde.

Bütün bunların yanında ve bunlardan dolayı, bir tuhaf Yusuf masalıdır, Tol. İsmet Özel’in dizelerince, “bir yakış, bir yanış tasarımı beride” yola çıkılan bir yusuf masalı.

Yıllar sonra ben nedense hâlâ Yusuf’tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, bir şeyleri, bir yerleri diyordum, ama yetinmiyorlardı. Aç köpekler gibi soruyorlardı: Kimi, neyi, nereyi?

Borçlarımı, desem inanmazlardı. Borçlu olmamı yadırgarlardı. Yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlekle ceketi giyiyordum. Çaycıya bir kez bile çay ısmarlamamış, öğlen kazıntılarını simit kemirerek bastırmış, her mesafenin yayası olmuş, yaş günü partilerinin bir tekine bulaşmamıştım.

Aynur’un memelerini, desem hiç olmazdı. Aynur patronun yüksek lisanslı metresiydi. Ulaşılamayacak kadar pahalı memeleri vardı.

Ben de, onu diyordum. O’nu, O olanı. O kimdir diye soracak olduklarında, sizin ve benim tanımadığımız O, bir başka O, herkesin O’su diyordum. Gülüyorlardı tabii. Onların gözünde zararsız bir deliydim.

Sayfa 11 - 12

Murat Uyurkulak

Bir intikam kitabı olarak Tol, elbette öncelikle taşıdığı intikam duygusu ve öfkesiyle dikkat cekiyor. Okuma sırasında da bu türden sorular ve yorumlarla değerlendirildi. Açık ki, Uyurkulak’a intikam alındı mı, öfkeniz bitti mi sorusu çokca sorulmuştur, yine soruldu. Hiç bitmediğini, aksine daha da dolmuş durumda olduğunu söyleyerek karşılık verdi sorulara Uyurkulak.

12 Eylül gecesine çocukluğu denk gelen, bütün o karanlık yıllar içinde büyüyen bir yazarın hikayesi sonuçta okuduğumuz. Öfkenin her şeyden önce buraya, bu tarihsel kesite yönelmişliği söz konusu ilk olarak. Ben bu öfkeye eşlik eden bir başka güçlü duyguyu, değerlendirmelerde biraz geri planda tutulan hüznü ya da kederi de vurgulayarak eklemek istiyorum ayrıca. Sanıyorum böylece ikinci tür bir darbeden de sözedebileceğizdir artık. Doğrusu Murat Uyurkulak için bu söyleceklerim ne derece yerinde bulunacaktır hiçbir fikrim yok, ancak üzerinde durmak gerektiği kanısındayım. 1989′da sosyalist ülkelerin dağılmasıyla açığa çıkan bir darbedir bu sözetmek istediğim. Yıkılan duvarın enkazında, ayakta kalan/kalmaya çalışan yaralı bir bilinç kalmıştır geriye. Öyle ki, tarihin kapısı kapanmış, ancak Yusuf içerisi mi dışarısı mı olduğundan emin olamayacağı bir yersizlikte kalmıştır sanki.

Nihayetinde ve nitekim, yusuf, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk olmaktan ibaret değildir; aynı zamanda bildiği ve öğrendiği hiç bir şeyden artık emin olmayan, ağzını her açtığında dudakları bir balık gibi yuvarlaklaşıp ağır ağır açılıp kapanan ve beynindeki cümle fikirleri felç eden bir sıvıyla dolaşan sudan çıkmış bir balıktır da. Bildiği her şey boşa çıkmakta, yaşı ilerledikçe emin olacağı şeyler artmak yerine sürekli azalmaktadır. Uyurkulak’ta belirgin bir Oğuz Atay etkisi vardır ve bence bu etkinin en çok kendisini hissettirdiği zamanlar, bu içsel acının acıklıbirgülünçlükle belirdiği zamanlardır genellikle.

Bu nedenle tabelada sadece Vakit:1, Tavuk :0 yazmaz, skor daha da vahimdir.

Murat Uyurkulak

Neyse ki tabelayı ara ara silebilme şansın vardı. Bir sabah kalkıyor, sigaraya, içkiye, pespayeliğe lanetler okuyup eline fırçayı alıyor ve tabelayı boydan boya beyaza boyuyordun. Ve karşısına geçip mutlu mesut son sigaranı yakıyordun. Ne var ki sigaradan daha son nefesi çekerken, o taze mutluluk, o güçlü bir arabanın gazına hafif hafif dokunma hissi dondurma misali erimeye, fazla vefalı bir cıvata gibi aşınmaya başlıyordu. Kaçınılmaz olanı, çok iyi tanıdığın sonu beklemeye başlıyordun böylece. İşe gidiyordun, mesai yapıyordun ve akşam müdavimi olduğun meyhanenin kapısından girerken, tabelada bu kez siyah rakamlarla, daha da vahim bir skorun yazdığını görüyordun:

Hayat: 5 - Balık: 0.

Sayfa 12 - 13

Geriye, güzelliğini bir ihtimal olmasından alan devrim kalmaktadır bir tek -”bir ihtimal olduğunda devrim ne kadar güzel“. Gerçekleştiğinde travmatik bir hayal kırıklığına dönüşen devrimler bundan daha iyi anlatılamazdı -etkileyici bir başka tanımda Ursula K. Le Guin’den gelmişti zamanında, “devrimi yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak” diyerek. Diyalektikçilerin pek sevdiği “olasılık” ve “gerçeklik” kategorileri, burada, tamamen altüst edilebilmeli ve ille olacaksa bir negatif diyalektiğin konusu olarak düşünülebilmelidir. Öyle ki, olasılık ve gerçeklik arasındaki sınır, diyalektik tarihselliğin bir süreklilik bağıntısını değil, olası her gerçeklikteki imkansızın arzusunu imlediğinde güzellikle ilişkilendirilebilir. Skor belki sürekli aleyhine büyüyecek, ama yine de her şeyin değişebilme ihtimaline yüklenen arzu, heyecan verecek tek düşünce olarak belirecektir -bu aynı zamanda belki de adorno’nun düşüncenin tek umudu dediği şeyin yegane öncülüdür; kendisini durmadan inkar eden gerçekliğe teslim olmayı çözüştürecek kadar soluk almaya imkan verecek bir ihtimal. Her zaman, yani zaman’ın her şimdiki an’ında, ancak kendini geçmişin diliyle kurabilecek, vaktiyle güzel olan bir ihtimal. Gercekleşen devrimlerin kabuslarını artık bilen, kırıklıklarını taşıyan bir bilincin, tarihe getirdiği kederli bir itiraz haliyle.

Juan Rulfo - Pedro Paramo

Roman, Rulfo, Juan kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Pedro Paramo

 

Yavaşça kalktı, kapının kenarına dayanan kadının karanlıkta yitmiş yüzüne baktı; hıçkırararak ağlıyordu kadın. Ayakları yere basınca tanıdı onu.

“Neden Ağlıyorsun, Anne?”

“Baban öldü.”

Sonra çektiği acının dolanmış yayları birdenbire çözülmüşçesine aynı şeyi bir daha, bir daha, bir daha söyledi; uzanıp omuzlarını tutan eller titremesini durdurana kadar.

Kapının aralığından günışığı sızıyordu. Yıldız yoktu, güneş ışığıyla aydınlanamamış, kurşundan bir gök vardı yalnız; koyu bir ışık vardı yalnız; sanki gün doğmayacaktı, sanki gece olacaktı birazdan.

Dışarda, avluda bir gidip bir gelen, durmadan gidip gelen ayak sesleri duyuluyordu, bir de fısıltılar. İçerdeyse, gölgede duran kadın, gövdesiyle günışığını tutan, geçirmeyen kadın, gök kırıntılarının yer yer sızabildiği kollarıyla ayaklarında ışık damlaları, üstünde durduğu toprak gözyaşlarıyla sulanmış sanki. Sonra o hıçkırıklar. Yine o ağlama, yumuşak ve keskin, gövdesini allak bullak eden o keder.

“Babanı öldürdüler.”

“Ya seni kim öldürdü, Anne?”

Sayfa 27

Gabriel Garcia Marquez Büyülü Gerçekçilik Akımı’nı tanımlarken, “en önemli problemim gerçek gibi gözükenle, fantastik gibi gözükeni ayıran sınırları yerle bir etmekti” diyordu.[*] “Yüzyıllık Yalnızlık”ı yazmadan önce Juan Rulfo’yu keşfetmiş ve şaheserini sonrasında yazmıştı.

Bu açıdan bakıldığında, Juan Rulfo Latin Amerika Edebiyatı’nı en çok etkileyen yazarların başında gelir. Pedro Paramo yazdığı ikinci Juan Rulforomandır. Romanın basılmasından sonra yapılan eleştirilerde yazarın Faulkner’dan etkilendiği yazılmış olsa da, Rulfo bu eleştirileri reddetmiştir.

Romanda ölümle yaşam, gerçekle rüya iç içedir. Sayfalar çevrildikçe, bir şeyler olduğu öyle belli belirsiz yansıtılır ki, okur ipuçlarının bilinçli olarak bırakıldığını sonrasında anlar (ve zaman zaman birkaç sayfa öncesine geri döner :).

Pedro Paramo, kurgusundan en çok etkilendiğim kitaplar arasında rahatlıkla ilk beş içine girebilir. Bunda Tomris Uyar’ın eşsiz çevirisinin de payı yadsınamaz.


de Yayınları
1. Basım Haziran 1970
Çeviren Tomris Uyar
Özgün Adı Pedro Paramo

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verildi, ortalama: 4.2 / 5)
Loading ... Loading …

Dashiel Hammett - Sırça Anahtar

Brown, Dan, Hammett, Dashiel, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Sırça Anahtar

 

Maymuna benzeyen adam kağıtlarını özenle masanın üstüne bırakıp, “Dur,” dedi. Olağanüstü güzellikteki dişlerini ortaya çıkaran gülümseyişi, bu dişlerin doğal olmadıklarını belli edecek kadar genişti. Gidip Ned Beaumont’un yanmda durdu.

Ned Beaumont, kapının tokmağını çekiştiriyordu.

Maymuna benzeyen adam, “Dur bakalım, Abrakadabra!” dedi, bütün ağırlığını koyarak sağ yumruğunu Ned Bea-umont’un gözüne vurdu.

Ned Beaumont duvara kadar gitti. Önce başının arkası duvara çarptı, sonra bütün gövdesi çarptı, sonra da duvardan yere kaydı.

Elma yanaklı Rusty, elinde kağıtları, nefesiz, duygusuz bir sesle konuştu: “Geberteceksin onu be Jeff.”

Jeff, “Bunu mu?” dedi. Ayaklarının dibinde yatan adamı, bacağına pek sert olmayan bir tekme atarak gösterdi. “Gebermez bu. Sağlamdır. Sapasağlam bir adam. Hoşuna bile gidiyordur.” Eğildi, baygın yatan adamın ceketinin yakalarını birer eliyle kavradı, çekerek dizüstü oturttu. “Hoşuna gidiyor, değil mi, yavru?” diye sordu ve tek eliyle Ned Beaumont’ıı dizleri üstünde tutarak öbür eliyle yüzünü yumrukladı.

Sayfa 104-105

İhanet Noktası

Delta Gücü üyeleri, Fort Bragg, Kuzey Carolina’da bulunan Özel Operasyonlar Komutanlığı’na (Special Operations Command) bağlı özel bir teşkilat olan Savaş Tatbikat Mangası’ndan (STM) özenle seçilirler. Delta Gücü komandoları eğitimli katillerdir; SWAT operasyonlarında, rehine kurtarmada, ani baskınlarda ve gizli düşman güçlerinin bertaraf edilmesinde uzmandırlar.

Sayfa 69

Tolland denize mi düştü? Patlama sırasında olabilir mi?

Eğer öyleyse, Delta-Üç’ün işi sandığından daha kolay olacaktı. Ateş açması için sadece bir metre kadar daha inmesi gerekiyordu. Akvaryumda balık avlamak gibi. Tek kaygısı, Rachel’ın açık bir malzeme dolabının yanında duruyor olmasıydı, ki bu da bir silahı olabileceği anlamına geliyordu -zıpkın veya köpekbalığı tüfeği- ama her ikisi de onun makineli tüfeğiyle mukayese kabul etmezdi. Duruma hâkim olmasının güveniyle Delta-Üç, silahını doğrultup bir adım daha attı. Rachel Sexton artık görüş alanına mükemmel biçimde girmişti. Silahını kaldırdı.

Bir adım daha.

Aniden aşağıdan, merdivenin altından bir saldırı oldu. Delta-Üç aşağı bakıp da, Michael Tolland’ı ayağına doğru alüminyum bir çubuk iterken görünce, korkmaktan ziyade şaşırmıştı. Delta-Üç oyuna geldiği halde, bu başarısız çelme takma girişimini komik bulmuştu. Sonra, sopanın ucunun topuğuna değdiğini hissetti.

Sağ ayağı darbenin etkisiyle patlarken, yakıcı bir acı vücuduna yayıldı. Dengesini kaybeden Delta-Üç merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Kendisi köprünün üstüne yığılırken, makineli tüfeği rampadan aşağı kayarak gemiden denize uçtu. Sağ ayağını tutmak için ıstırapla kıvrıldı ama artık orada değildi.

Sayfa 430

Bir yanda iki kişiden “eşek sudan gelinceye kadar” dayak yiyen Ned Beaumont, diğer yanda Amerikan Özel Timi’nin (Delta Gücü) bir üyesini (hatta ekipteki üç kişinin hepsini) tek başına alt eden Michael Tolland. Dashiel Hammett’i neden sevip, çoksatar kitaplardan neden uzak durduğuma iyi bir açıklama.

İhanet Noktası, bir macera romanı, ancak bu iki kitabı çok yakın arayla okuyunca bu karşılaştırmayı yapamadan geçemedim. Her ne kadar, Manguel “Detektif öyküsü alay olasılığı sağlar ama aynı zamanda ona engel olur; okur zaten inanmaya ikna olmuştur, bilmemek ister, daha iyi eğlensin diye aldatılmak ister”[1] dese de (bu alıntıyı macera romanı için de kullanabiliriz); inandırıcılığın bu kadar ayaklar altına alınmasını, okuyucuyu aptal yerine koymak diye nitelemesem de (gerçi pekâlâ nitelenebilir ama), işin kolayına kaçmak olarak görmekteyim. Dashiel Hammett bu tarz kolaycılığa kaçmayan bir yazardır.

Polis, işbirlikçileri, kumarbazlar, içki yasağı sürerken kulüp sahipleri, politikacılar, çok az kadın. Sırça Anahtar’da yaratılan dünya Dashiel Hammetterkeklerin dünyasıdır. İçinde fazlaca kötülük barındıran ve anti-kahramanlarla dolu bir yerdir burası. 6 yıl boyunca “Pinkerton Ulusal Detektiflik Hizmetleri Şirketi”nde hafiye olarak çalışmış olmasının izleri ayrıntılara bir bir yedirilir yazar tarafından, ancak bu yetmez: İnandırıcılığı arttırmak üzere gazete kesiklerine başvurur Dashiel Hammett.

Kitabın başarısı sadece inandırıcılığı ile açıklanamaz: Ayrıntılar -olması gerektiği gibi- incelikle işlenir ve özellikle, kişilerin içinde bulundukları andaki ruh durumları detaylı olarak aktarılır .

P. D. James’in dediği gibi “Detektif öyküsünün anlattığı şey, cinayet değil, düzenin yeniden kuruluşudur.” [2] ve Dashiel Hammett düzeni kuran kişi olarak 20. yüzyıl polisiye edebiyatının belki de en önemli yazarıdır.


[1] Okuma Günlüğü, Alberto Manguel, YKY, 2007
[2] a.g.e.

Can Yayınları
ISBN 975 - 510 - 527 - 1
1. Basım 1995
Türkçesi Sinan Fişek
Özgün Adı The Glass Key

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (Henüz oy yok!)
Loading ... Loading …

Franz Kafka - Değişim

Kafka, Franz, Roman kategorilerine ait bu tortu, B. Duygu Özpolat tarafından gönderildi.

Değişim

 

Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini. Bir zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu; bu karnın tepesinde yorgan, her an kayıp tümüyle yere düşmeye hazır, ancak zar zor tutunabilmekteydi. Vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar cılız bir sürü bacakçık, ne yapacaklarını şaşırmış, gözlerinin önünde aralıksız çakıp sönüyordu.

«Bana da ne oldu böyle?» diye düşündü Gregor Samsa. Hayır! Düş falan değildi. Odası, biraz fazla küçük olmakla beraber tastamam bir insan odasıydı ve enikonu aşinası bulunduğu dört duvar arasında sessiz sakin duruyordu. Ambalajlarından çıkarılmış kumaş örneklerinden bir koleksiyonun yayıldığı masanın üzerine - Samsa bir firmanın pazarlamacılığını yapıyordu - kısa süre önce resimli bir dergiden kesip altın yaldızlı şirin bir çerçeveye geçirdiği bir resim asılmıştı. Başında kürk şapka, boynunda yılan biçimindeki uzun kürk atkıyla dimdik oturmuş bir kadın, kollarının dirsekten aşağı bölümlerinin içinde kaybolduğu ağır bir manşonu yukarı kaldırarak seyircilere doğru uzatmıştı resimde.

Sayfa 5

Ortaokula gidiyordum. Entel takılıyordum. Entelliğe yaraşır bir hareket olduğunu düşünerek, o zamanlarda da ne hikmetse Türkçe öğretmenlerinin ortaokul çocuklarına dönem ödevi olarak verme eğiliminde oldukları o kitabı, Franz Kafka’nın Değişim (Die Verwandlung) adlı romanını okumaya karar verdim. Cem Yayınevi’nden çıkan Kamuran Şipal* çevirisinin ilk yarısı insanın ömrünü tüketen (dönem ödevcilerinin okumak zorunda olduğu, benimse okumaya ancak yıllar sonra cesaret edebildiğim) bir önsözle başlıyordu. Kitabın kendisi ise inanılmazdı. O kitabı “o kitap” yapan en vurucu yanlarından biri ise bence ilk cümlesiydi:

Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.

Değişim

Bir anda yüzünüze çarpıveriyordu. “Bir dakika doğru mu okudum?” diye düşünüp tekrar okuyordunuz. Sonra “yok canım, rüya herhalde, rüyadır rüya” diyordunuz. Ama hayır, ilerleyen satırlarda sanki Gregor Samsa ile eş zamanlı anlıyordunuz bunun bir rüya olmadığını.

Daha birinci sayfasında kitap sanki hortumla sizi çekiyordu içine. Kafka, Gregor Samsa’nın “hangi tür böceğe” dönüştünü hiçbir yerde söylemese de, kitabı okurken betimlemelerden “hamamböceği” olduğu hissine kapılıyordunuz. Gregor hayatını, babasının borçlu olduğu sinir bozucu bir adam için çalışarak harcamakta olan son derece hayırlı bir evlattı. Fakat onun böceğe dönüştüğünü neden sonra farkeden anne, baba ve kızkardeş, ondan nasıl kurtulacaklarının derdine düşüyorlardı.

Ben kitabı çocuk aklımla dahi olsa çok severek ve şaşırarak okumuştum. Sonra da anneme verdim okusun diye. Ailemizde hep hafiften entel rüzgarları esmiştir. O zamanlar resim sergisi açılışlarına gidip bedava yiyeceklerden yer, kadeh kadeh içtikleri şarap ile burunları kızarmış ressam döküntüsü amcaların “sürreal enternasyonalizmde içselleşen olgular bence egzistansiyalizmin ana fenomenlerine aykırı” türü cümlelerine kafa sallardık… Kanepeler çok lezzetli olurdu ama ben en çok kürdanla sunulan iki ucu çiçek gibi açılmış kızarmış sosisleri severdim. Her neyse, evde kitabı okumayan tek kişi benden iki yaş küçük kardeşim Fatih’ti -en son ilkokul birinci sınıftayken “Beş beyaz benekli baykuş bana bakıyor” diye bir kitap okumuş olduğundan kimse onu Kafka okusun diye zorlamadı.

Bir akşam yemeğinde annemle kitap hakkında konuşmaya başladık:

Değişim

Adı gibi düygülü Düygü: Ya adam böceğe dönüşüyo ve ailesi hiçbişey yapmıyo. Yani nasıl olur anlamıyorum. İnsan evladını öyle kaderine terkeder mi ya?

Hain anne Nunu: Ay ben olsam elime uzun bi sopa alır, ittire ittire kapının önüne koyardım seni, ıyyyy!

Düygü (şok içinde): Nası ya? Beni nasıl kapının önüne koyarsın? Benden nasıl iğrenirsin?

Nunu (gerçekçi bir insan): Evladım kelebeğe, kediye dönüşsen filan tamam da, dev gibi hamamböceğinden bahsediyoruz. Sen kendin de korkuyorsun hamamböceklerinden.

Düygü (gözlerinde yaşlar birikmiş): Ya ben senin evladınım be! Böcek olmuşsam bile insan bi bilim adamlarını arar anlatır durumu, belki bi çaresi vardır, nasıl kapının önüne koyuyosun ya ühühühühü. :((((

Nunu (”hay allah çattık be”): Canım kızım, hamamböceğinden bahsediyoruz ama yavrucum.

Düygü (artık hüngür hüngür ağlamaktadır): İnanamıyoraaammm annee! Zaten siz beni hiç sevmediniz. Fatih’i sevdiniz hep, ühehehehühüheaaaa… (odasına kapanır).

Fatih: Hepiniz hastasınız. (Çocuk kitaplardan uzak duruyorsa bir bildiği varmış tabi).

Bu anıyı İnternet güncemde yazdığımda arkadaşlarımdan biri -anıdan bağımsız olarak- kitapla ilgili çok hoşuma giden bir yorum yaptı: ona göre, Gregor Samsa aslında “eşcinseldi” ve Kafka eşcinselliği “böceğe dönüşme” olarak sembolleştirmişti. Ailenin bu durumu “kabullenemeyişi” ve “yeni haliyle” Gregor’dan kurtulmak istemeleri de bu senaryoya çok güzel oturuyordu.

Kuper

Kitabın ihtişamı, kaliteli bir fantastik öyküden çok daha fazlası olmasında yatıyor. Küçük bir kız çocuğu kendisini böcekle özdeşleştiriyor; kız çocuğunun annesi olayları aklında öyle canlandırıyor ki, bu durum başına gelse öz kızını kapı önüne koyacağını içtenlikle itiraf ediyor; öte yandan öykü, bir eşcinselin ailesinde ve toplumda yaşadığı dışlanmayı çağrıştırabiliyor. Biraz genellersek, çoğumuzun derinlerde yaşadığı yalnızlığı, kimlik bunalımlarımızı, toplumda kendimizi bir yere koyamayışımızı, “içimizden geldiği gibi” olursak dışlanacağımız, sevilmeyeceğimiz, bize bir böcekmişiz gibi davranılacağı korkusunu anlatıyor olabilir. Nitekim biraz araştırınca, öykünün başkaları tarafından da çoğunlukla

Franz Kafka

“toplumun farklı bireylere karşı sergilediği tutum” teması etrafında yorumlandığını görmek mümkün.

Son olarak bu adresten Peter Kuper’in Değişim’i çizgi roman haline getirdiği çalışmasına ulaşabilirsiniz.

Burada da öykü için yapılmış bir ex-libris var.

  • Hamiş 1: Kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız kesinlikle Kamuran Şipal’in çevirisi olan ve Cem Yayınevi’nden çıkan “Değişim”i okumanızı öneriyorum. Böceği tanımlamak için kullanmayı tercih ettiği “devcileyin” kelimesi ve devrik cümle yapıları ile Şipal’in çevrisi benim -naçizane- gönlümün birincisidir. (Hatta biraz fanatik olduğum dahi söylenebilir.) İlginizi çekerse burada öykünün -aralarında Şipal’inki de bulunan- üç farklı Türkçe çevirisinin karşılaştırması bulunuyor.
  • Hamiş 2: Okuduğunuz bu yazı, muhteşem bir kitap, sayın hamamböcekleri ve yazara ait komik olduğu umulan anıları içeren bir “keyif” yazısıdır. Yazar kesinlikle, Kafka gibi büyük bir ustanın kitaplarını edebi anlamda incelemek iddiasında değildir.
  • Cem Yayınevi
    ISBN 975 - 460 - 3 - 125
    4. Basım Ağustos 1996
    Almanca’dan çeviren Kamuran Şipal
    Özgün Adı Die Verwandlung

    1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (11 oy verildi, ortalama: 4.55 / 5)
    Loading ... Loading …