Rulfo, Juan,
Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Yavaşça kalktı, kapının kenarına dayanan kadının karanlıkta yitmiş yüzüne baktı; hıçkırararak ağlıyordu kadın. Ayakları yere basınca tanıdı onu.
“Neden Ağlıyorsun, Anne?”
“Baban öldü.”
Sonra çektiği acının dolanmış yayları birdenbire çözülmüşçesine aynı şeyi bir daha, bir daha, bir daha söyledi; uzanıp omuzlarını tutan eller titremesini durdurana kadar.
Kapının aralığından günışığı sızıyordu. Yıldız yoktu, güneş ışığıyla aydınlanamamış, kurşundan bir gök vardı yalnız; koyu bir ışık vardı yalnız; sanki gün doğmayacaktı, sanki gece olacaktı birazdan.
Dışarda, avluda bir gidip bir gelen, durmadan gidip gelen ayak sesleri duyuluyordu, bir de fısıltılar. İçerdeyse, gölgede duran kadın, gövdesiyle günışığını tutan, geçirmeyen kadın, gök kırıntılarının yer yer sızabildiği kollarıyla ayaklarında ışık damlaları, üstünde durduğu toprak gözyaşlarıyla sulanmış sanki. Sonra o hıçkırıklar. Yine o ağlama, yumuşak ve keskin, gövdesini allak bullak eden o keder.
“Babanı öldürdüler.”
“Ya seni kim öldürdü, Anne?”
Sayfa 27
Gabriel Garcia Marquez Büyülü Gerçekçilik Akımı’nı tanımlarken, “en önemli problemim gerçek gibi gözükenle, fantastik gibi gözükeni ayıran sınırları yerle bir etmekti” diyordu.[*] “Yüzyıllık Yalnızlık”ı yazmadan önce Juan Rulfo’yu keşfetmiş ve şaheserini sonrasında yazmıştı.
Bu açıdan bakıldığında, Juan Rulfo Latin Amerika Edebiyatı’nı en çok etkileyen yazarların başında gelir. Pedro Paramo yazdığı ikinci
romandır. Romanın basılmasından sonra yapılan eleştirilerde yazarın Faulkner’dan etkilendiği yazılmış olsa da, Rulfo bu eleştirileri reddetmiştir.
Romanda ölümle yaşam, gerçekle rüya iç içedir. Sayfalar çevrildikçe, bir şeyler olduğu öyle belli belirsiz yansıtılır ki, okur ipuçlarının bilinçli olarak bırakıldığını sonrasında anlar (ve zaman zaman birkaç sayfa öncesine geri döner :).
Pedro Paramo, kurgusundan en çok etkilendiğim kitaplar arasında rahatlıkla ilk beş içine girebilir. Bunda Tomris Uyar’ın eşsiz çevirisinin de payı yadsınamaz.
de Yayınları
1. Basım Haziran 1970
Çeviren Tomris Uyar
Özgün Adı Pedro Paramo

Loading …

Maymuna benzeyen adam kağıtlarını özenle masanın üstüne bırakıp, “Dur,” dedi. Olağanüstü güzellikteki dişlerini ortaya çıkaran gülümseyişi, bu dişlerin doğal olmadıklarını belli edecek kadar genişti. Gidip Ned Beaumont’un yanmda durdu.
Ned Beaumont, kapının tokmağını çekiştiriyordu.
Maymuna benzeyen adam, “Dur bakalım, Abrakadabra!” dedi, bütün ağırlığını koyarak sağ yumruğunu Ned Bea-umont’un gözüne vurdu.
Ned Beaumont duvara kadar gitti. Önce başının arkası duvara çarptı, sonra bütün gövdesi çarptı, sonra da duvardan yere kaydı.
Elma yanaklı Rusty, elinde kağıtları, nefesiz, duygusuz bir sesle konuştu: “Geberteceksin onu be Jeff.”
Jeff, “Bunu mu?” dedi. Ayaklarının dibinde yatan adamı, bacağına pek sert olmayan bir tekme atarak gösterdi. “Gebermez bu. Sağlamdır. Sapasağlam bir adam. Hoşuna bile gidiyordur.” Eğildi, baygın yatan adamın ceketinin yakalarını birer eliyle kavradı, çekerek dizüstü oturttu. “Hoşuna gidiyor, değil mi, yavru?” diye sordu ve tek eliyle Ned Beaumont’ıı dizleri üstünde tutarak öbür eliyle yüzünü yumrukladı.
Sayfa 104-105

Delta Gücü üyeleri, Fort Bragg, Kuzey Carolina’da bulunan Özel Operasyonlar Komutanlığı’na (Special Operations Command) bağlı özel bir teşkilat olan Savaş Tatbikat Mangası’ndan (STM) özenle seçilirler. Delta Gücü komandoları eğitimli katillerdir; SWAT operasyonlarında, rehine kurtarmada, ani baskınlarda ve gizli düşman güçlerinin bertaraf edilmesinde uzmandırlar.
Sayfa 69
Tolland denize mi düştü? Patlama sırasında olabilir mi?
Eğer öyleyse, Delta-Üç’ün işi sandığından daha kolay olacaktı. Ateş açması için sadece bir metre kadar daha inmesi gerekiyordu. Akvaryumda balık avlamak gibi. Tek kaygısı, Rachel’ın açık bir malzeme dolabının yanında duruyor olmasıydı, ki bu da bir silahı olabileceği anlamına geliyordu -zıpkın veya köpekbalığı tüfeği- ama her ikisi de onun makineli tüfeğiyle mukayese kabul etmezdi. Duruma hâkim olmasının güveniyle Delta-Üç, silahını doğrultup bir adım daha attı. Rachel Sexton artık görüş alanına mükemmel biçimde girmişti. Silahını kaldırdı.
Bir adım daha.
Aniden aşağıdan, merdivenin altından bir saldırı oldu. Delta-Üç aşağı bakıp da, Michael Tolland’ı ayağına doğru alüminyum bir çubuk iterken görünce, korkmaktan ziyade şaşırmıştı. Delta-Üç oyuna geldiği halde, bu başarısız çelme takma girişimini komik bulmuştu. Sonra, sopanın ucunun topuğuna değdiğini hissetti.
Sağ ayağı darbenin etkisiyle patlarken, yakıcı bir acı vücuduna yayıldı. Dengesini kaybeden Delta-Üç merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Kendisi köprünün üstüne yığılırken, makineli tüfeği rampadan aşağı kayarak gemiden denize uçtu. Sağ ayağını tutmak için ıstırapla kıvrıldı ama artık orada değildi.
Sayfa 430
Bir yanda iki kişiden “eşek sudan gelinceye kadar” dayak yiyen Ned Beaumont, diğer yanda Amerikan Özel Timi’nin (Delta Gücü) bir üyesini (hatta ekipteki üç kişinin hepsini) tek başına alt eden Michael Tolland. Dashiel Hammett’i neden sevip, çoksatar kitaplardan neden uzak durduğuma iyi bir açıklama.
İhanet Noktası, bir macera romanı, ancak bu iki kitabı çok yakın arayla okuyunca bu karşılaştırmayı yapamadan geçemedim. Her ne kadar, Manguel “Detektif öyküsü alay olasılığı sağlar ama aynı zamanda ona engel olur; okur zaten inanmaya ikna olmuştur, bilmemek ister, daha iyi eğlensin diye aldatılmak ister”[1] dese de (bu alıntıyı macera romanı için de kullanabiliriz); inandırıcılığın bu kadar ayaklar altına alınmasını, okuyucuyu aptal yerine koymak diye nitelemesem de (gerçi pekâlâ nitelenebilir ama), işin kolayına kaçmak olarak görmekteyim. Dashiel Hammett bu tarz kolaycılığa kaçmayan bir yazardır.
Polis, işbirlikçileri, kumarbazlar, içki yasağı sürerken kulüp sahipleri, politikacılar, çok az kadın. Sırça Anahtar’da yaratılan dünya
erkeklerin dünyasıdır. İçinde fazlaca kötülük barındıran ve anti-kahramanlarla dolu bir yerdir burası. 6 yıl boyunca “Pinkerton Ulusal Detektiflik Hizmetleri Şirketi”nde hafiye olarak çalışmış olmasının izleri ayrıntılara bir bir yedirilir yazar tarafından, ancak bu yetmez: İnandırıcılığı arttırmak üzere gazete kesiklerine başvurur Dashiel Hammett.
Kitabın başarısı sadece inandırıcılığı ile açıklanamaz: Ayrıntılar -olması gerektiği gibi- incelikle işlenir ve özellikle, kişilerin içinde bulundukları andaki ruh durumları detaylı olarak aktarılır .
P. D. James’in dediği gibi “Detektif öyküsünün anlattığı şey, cinayet değil, düzenin yeniden kuruluşudur.” [2] ve Dashiel Hammett düzeni kuran kişi olarak 20. yüzyıl polisiye edebiyatının belki de en önemli yazarıdır.
[1] Okuma Günlüğü, Alberto Manguel, YKY, 2007
[2] a.g.e.
Can Yayınları
ISBN 975 - 510 - 527 - 1
1. Basım 1995
Türkçesi Sinan Fişek
Özgün Adı The Glass Key

Loading …
Kafka, Franz,
Roman kategorilerine ait bu tortu, B. Duygu Özpolat tarafından gönderildi.

Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini. Bir zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu; bu karnın tepesinde yorgan, her an kayıp tümüyle yere düşmeye hazır, ancak zar zor tutunabilmekteydi. Vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar cılız bir sürü bacakçık, ne yapacaklarını şaşırmış, gözlerinin önünde aralıksız çakıp sönüyordu.
«Bana da ne oldu böyle?» diye düşündü Gregor Samsa. Hayır! Düş falan değildi. Odası, biraz fazla küçük olmakla beraber tastamam bir insan odasıydı ve enikonu aşinası bulunduğu dört duvar arasında sessiz sakin duruyordu. Ambalajlarından çıkarılmış kumaş örneklerinden bir koleksiyonun yayıldığı masanın üzerine - Samsa bir firmanın pazarlamacılığını yapıyordu - kısa süre önce resimli bir dergiden kesip altın yaldızlı şirin bir çerçeveye geçirdiği bir resim asılmıştı. Başında kürk şapka, boynunda yılan biçimindeki uzun kürk atkıyla dimdik oturmuş bir kadın, kollarının dirsekten aşağı bölümlerinin içinde kaybolduğu ağır bir manşonu yukarı kaldırarak seyircilere doğru uzatmıştı resimde.
Sayfa 5
Ortaokula gidiyordum. Entel takılıyordum. Entelliğe yaraşır bir hareket olduğunu düşünerek, o zamanlarda da ne hikmetse Türkçe öğretmenlerinin ortaokul çocuklarına dönem ödevi olarak verme eğiliminde oldukları o kitabı, Franz Kafka’nın Değişim (Die Verwandlung) adlı romanını okumaya karar verdim. Cem Yayınevi’nden çıkan Kamuran Şipal* çevirisinin ilk yarısı insanın ömrünü tüketen (dönem ödevcilerinin okumak zorunda olduğu, benimse okumaya ancak yıllar sonra cesaret edebildiğim) bir önsözle başlıyordu. Kitabın kendisi ise inanılmazdı. O kitabı “o kitap” yapan en vurucu yanlarından biri ise bence ilk cümlesiydi:
Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.

Bir anda yüzünüze çarpıveriyordu. “Bir dakika doğru mu okudum?” diye düşünüp tekrar okuyordunuz. Sonra “yok canım, rüya herhalde, rüyadır rüya” diyordunuz. Ama hayır, ilerleyen satırlarda sanki Gregor Samsa ile eş zamanlı anlıyordunuz bunun bir rüya olmadığını.
Daha birinci sayfasında kitap sanki hortumla sizi çekiyordu içine. Kafka, Gregor Samsa’nın “hangi tür böceğe” dönüştünü hiçbir yerde söylemese de, kitabı okurken betimlemelerden “hamamböceği” olduğu hissine kapılıyordunuz. Gregor hayatını, babasının borçlu olduğu sinir bozucu bir adam için çalışarak harcamakta olan son derece hayırlı bir evlattı. Fakat onun böceğe dönüştüğünü neden sonra farkeden anne, baba ve kızkardeş, ondan nasıl kurtulacaklarının derdine düşüyorlardı.
Ben kitabı çocuk aklımla dahi olsa çok severek ve şaşırarak okumuştum. Sonra da anneme verdim okusun diye. Ailemizde hep hafiften entel rüzgarları esmiştir. O zamanlar resim sergisi açılışlarına gidip bedava yiyeceklerden yer, kadeh kadeh içtikleri şarap ile burunları kızarmış ressam döküntüsü amcaların “sürreal enternasyonalizmde içselleşen olgular bence egzistansiyalizmin ana fenomenlerine aykırı” türü cümlelerine kafa sallardık… Kanepeler çok lezzetli olurdu ama ben en çok kürdanla sunulan iki ucu çiçek gibi açılmış kızarmış sosisleri severdim. Her neyse, evde kitabı okumayan tek kişi benden iki yaş küçük kardeşim Fatih’ti -en son ilkokul birinci sınıftayken “Beş beyaz benekli baykuş bana bakıyor” diye bir kitap okumuş olduğundan kimse onu Kafka okusun diye zorlamadı.
Bir akşam yemeğinde annemle kitap hakkında konuşmaya başladık:

Adı gibi düygülü Düygü: Ya adam böceğe dönüşüyo ve ailesi hiçbişey yapmıyo. Yani nasıl olur anlamıyorum. İnsan evladını öyle kaderine terkeder mi ya?
Hain anne Nunu: Ay ben olsam elime uzun bi sopa alır, ittire ittire kapının önüne koyardım seni, ıyyyy!
Düygü (şok içinde): Nası ya? Beni nasıl kapının önüne koyarsın? Benden nasıl iğrenirsin?
Nunu (gerçekçi bir insan): Evladım kelebeğe, kediye dönüşsen filan tamam da, dev gibi hamamböceğinden bahsediyoruz. Sen kendin de korkuyorsun hamamböceklerinden.
Düygü (gözlerinde yaşlar birikmiş): Ya ben senin evladınım be! Böcek olmuşsam bile insan bi bilim adamlarını arar anlatır durumu, belki bi çaresi vardır, nasıl kapının önüne koyuyosun ya ühühühühü. :((((
Nunu (”hay allah çattık be”): Canım kızım, hamamböceğinden bahsediyoruz ama yavrucum.
Düygü (artık hüngür hüngür ağlamaktadır): İnanamıyoraaammm annee! Zaten siz beni hiç sevmediniz. Fatih’i sevdiniz hep, ühehehehühüheaaaa… (odasına kapanır).
Fatih: Hepiniz hastasınız. (Çocuk kitaplardan uzak duruyorsa bir bildiği varmış tabi).
Bu anıyı İnternet güncemde yazdığımda arkadaşlarımdan biri -anıdan bağımsız olarak- kitapla ilgili çok hoşuma giden bir yorum yaptı: ona göre, Gregor Samsa aslında “eşcinseldi” ve Kafka eşcinselliği “böceğe dönüşme” olarak sembolleştirmişti. Ailenin bu durumu “kabullenemeyişi” ve “yeni haliyle” Gregor’dan kurtulmak istemeleri de bu senaryoya çok güzel oturuyordu.

Kitabın ihtişamı, kaliteli bir fantastik öyküden çok daha fazlası olmasında yatıyor. Küçük bir kız çocuğu kendisini böcekle özdeşleştiriyor; kız çocuğunun annesi olayları aklında öyle canlandırıyor ki, bu durum başına gelse öz kızını kapı önüne koyacağını içtenlikle itiraf ediyor; öte yandan öykü, bir eşcinselin ailesinde ve toplumda yaşadığı dışlanmayı çağrıştırabiliyor. Biraz genellersek, çoğumuzun derinlerde yaşadığı yalnızlığı, kimlik bunalımlarımızı, toplumda kendimizi bir yere koyamayışımızı, “içimizden geldiği gibi” olursak dışlanacağımız, sevilmeyeceğimiz, bize bir böcekmişiz gibi davranılacağı korkusunu anlatıyor olabilir. Nitekim biraz araştırınca, öykünün başkaları tarafından da çoğunlukla

“toplumun farklı bireylere karşı sergilediği tutum” teması etrafında yorumlandığını görmek mümkün.
Son olarak bu adresten Peter Kuper’in Değişim’i çizgi roman haline getirdiği çalışmasına ulaşabilirsiniz.
Burada da öykü için yapılmış bir ex-libris var.
Hamiş 1: Kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız kesinlikle Kamuran Şipal’in çevirisi olan ve Cem Yayınevi’nden çıkan “Değişim”i okumanızı öneriyorum. Böceği tanımlamak için kullanmayı tercih ettiği “devcileyin” kelimesi ve devrik cümle yapıları ile Şipal’in çevrisi benim -naçizane- gönlümün birincisidir. (Hatta biraz fanatik olduğum dahi söylenebilir.) İlginizi çekerse burada öykünün -aralarında Şipal’inki de bulunan- üç farklı Türkçe çevirisinin karşılaştırması bulunuyor.
Hamiş 2: Okuduğunuz bu yazı, muhteşem bir kitap, sayın hamamböcekleri ve yazara ait komik olduğu umulan anıları içeren bir “keyif” yazısıdır. Yazar kesinlikle, Kafka gibi büyük bir ustanın kitaplarını edebi anlamda incelemek iddiasında değildir.
Cem Yayınevi
ISBN 975 - 460 - 3 - 125
4. Basım Ağustos 1996
Almanca’dan çeviren Kamuran Şipal
Özgün Adı Die Verwandlung

Loading …

Anwar bastonunu indirince Changez tam zamanında bir yana yuvarlandı, yumru organı kağıt paketinden çıkanp bir mücahit nidası patlatarak -en azından Shinko’ya göre bu mücahit nidasıydı, nereden biliyorduysa?- amcamın kafasına ustalıkla küt diye indirdi. Hindistan’dan Old Kent Road’a bir dişçinin yanında kalmaya, serserilik edip kumar oynamaya, servet edinip eve dönünce büyükbabasının Juhu Sahili’ndeki evi gibi bir ev yapmaya gelen Anwar Amca onca yıl önce hayatının ilerleyen yıllarında kafasına bir seks aleti yiyip de yere yığılacağını imkanı yok bilemezdi. Hiçbir falcı söyleyemezdi bunu, Kipling, “Herkesin başına korktuğu gelir,” demişti ama Anwar’ın korktuğu bu değildi.
Sayfa 231
Yine de sıkıntım, kendime olan nefretim, kendimi kırık şişelerle kesip sakat etme isteğim, uyuşukluğum, ağlama nöbetlerim, günler, günler boyu yataktan çıkamayışım, dünyanın beni ezip geçmek için üstüme üstüme geldiği duygusu, bunlar da sürüp gidiyordu. Ama delirmeyeceğimi biliyordum. Bu boş vermişlik, bu kendimi koyverişim tam özlediğim gibi bir özgürlükten olsa da. Bu halimin geçmesini bekliyordum.
Neden bu kadar güçlü olduğumu düşünmeye başladım, beni dağılmaktan kurtaran neydi? Galiba nedeni babamın o güçlü yaşama içgüdüsünün bana da geçmiş olmasıydı. Babam kendini hep İngilizlerden üstün görmüştür; bu ona Hindistan’da geçen çocukluğundan mirastı; politik kökenli öfkesi aşağılama ve kendini üstün görme biçimini almıştı. Ona göre Hindistan’da İngilizler çok gülünç, katı, güvensiz ve kuralcı kalıyorlardı. Bana kendimize asla bu insanların önünde nıahcup olma utancını yaşatmamamız gerektiği duygusunu aşılamıştı. Eski kolonicilerin bizi dizlerimizin üstüne çökmüş görmelerine izin veremezdik, zaten bekledikleri buydu. Artık tükenmişlerdi; imparatorlukları yoktu; devirleri bitmişti artık, sıra bizdeydi.
Sayfa 274-275
İngiltere, Güney Londra, Pakistan, Hindistan, yoga, varoş, zen, old spice, Syd Barrett, David Bowie, punk, Kerouac, Capote, Candide, sevişmek, s.kişmek, eşcinsellik, Dvorak, Krishnamurti, Ummagumma, Levi’s, Vogue, Harper’s and Queen, A Saucerful of Secrets, Gandi, Cinnah, bira, şarap, viski, LSD, ot, Summertime Blues, Glenn Miller, Countbasie, Louis Armstrong, kraliçe,
ırkçılık, New York, Wisconsin, tiyatro, evlilik, ayrılık, Taocu seks, budizm, feminizm, Billie Holiday, Charles Dickens, işçiler, devrim, sınıf ayrımı, Kipling, cinsiyet ayrımcılığı, islam, Charles Mingus, Elvis Costello, baba, anne, aile,dostluk, arkadaşlık…
Yukarıda yazılanlar ve daha birçok öğenin çok da girift olmayan bir şekilde, üstelik çok keskin bir mizahla harmanlanması mümkün müdür? Mümkündür.
Yazarın eleştirmenlerce bu en sert diye tanımlanan romanı, 70′lerin ve 80′lerin İngiltere’sindeki marjinal yaşamı anlatıyor.
Fonda güzel müziklerle “yabancı” bir ülkede ırkçılığı, cinselliği -özellikle eşcinselliği-, özgürlüğü ve yalnızlığı sorguluyor Kureishi. Ne ingiliz ne Paki biri için bir Araf yaratıyor. Üstelik yaşanmış bir Araf.
Can Yayınları
ISBN 975 - 07 - 0093 - 7
1. Basım 2001
İngilizce aslından çeviren Alev Bulut Kerimoğlu
Özgün Adı The Buddha of Suburbia

Loading …

Ufak yarış iki dakika kadar sürdü, sona erdiğinde de Rocky alkışları başlattı ve mikrofonda:
— Şu gençlere bakın bay ve bayanlar, dedi. 216 saatin sonunda hepsi de taptaze… Dünya birinciliğine etkisi olan dans maratonunun yarışmacıları taptaze. Bir dayanıklılık ve ustalık yarışmaşı bu. Bu gençler günde yedi kere besleniyorlar… Üç yemek ve dört kahvaltı. Aralarında, yarışma sırasında sişmanlayanlar bile var.. üstelik yarışmayı en iyi durumda sürdürmeleri için burada devamlı doktorlarımız, bakıcılarımız, hemşirelerimiz bulunuyor. Şimdi 4 numaralı Mario Petrone ve Jackie Miller çiftinden küçük bir numara yapmalarını istiyoruz. 4 numaralı çift, ilerleyin lütfen… işte, baylar ve bayanlar, ikisi de çok şeker, değil mi?…
Tek tük alkışların karşıladığı, kısa boylu ama sağlam yapılı bir İtalyan olan Mario Petrone ile ufak tefek sarışın Jackie Miller kerevete çıktılar. Rocky ile konuştular, sonra en kötüsünden bir numaraya başladılar. Ne Mario ne de Jackie yaptıkları numaranın kötülüğünün farkında gibiydi. Sonunda birkaç seyirci onlara bozuk para attı.
— Hadi, sökülün paraları baylar, dedi Rocky. Bir para yağmuru istiyoruz! Yağdırın!
Sayfa 33
e yayınları 60′larda ve 70′lerde çok özel kitaplar yayımlamış bir yayınevi: Kundera’dan Vasilikos’a, Beşikçi’den Akbal’a, Rulfo’dan Mailer’e. Atları da Vururlar da bu özel kitaplardan biri. Her ne kadar kapağı bir pembe dizinin kapağını andırıyor olsa da (eğer e yayınları kitaplarını toplamasaydım ve yazarı daha önceden tanımasaydım kesinlikle satın almaz ve okumazdım :) dikkatle okunmayı hakeden bir kitap bu.
McCoy gençliğinde hayatını kazanmak için birçok iş yapmış ve bu kitabını da Amerika’daki dans maratonlarında bouncer (hır çıkaranları dışarı atmakla görevli fedai) olduğu dönemdeki gözlemlerine dayandırmakta.
Dans maratonu, gerçekte bir dayanıklılık yarışmasıdır. Çiftlerin 110 dakikalık ‘dans’ sonrasında 10 dakikalık bir molaları vardır sadece. Bu arada; yemek yemek, yıkanmak, dinlenmek durumundadırlar. Öyle ki, yarışmacılar belli bir süre sonra çiftlerinin omzunda uyumayı öğrenirler. Bir dans maratonunun 2000 saate kadar (~85 gün) sürdüğü olabilir.
Atları da Vururlar 1935′te ilk yayımlandığında gerekli ilgiyi görmemiş ama sonrasında Jane Fonda’nın başrolünde oynadığı filmle Amerika’da ve dünyanın bir çok yerinde yeni baskıları yapılmıştır.
e yayınları
Birinci Baskı Aralık 1970
Türkçesi Hasan Aslan
Özgün Adı They shoot the horses, don’t they?

Loading …