Türler kategorisi arşivi

Şeydir de o. Gargantua’nın adamakıllı küçültülmüş ve oranları değiştirilmemiş bedenine salıverilen, orada çok rahat hareket edebilen bir Ali Baba. Ali Baba ve Kırk Haramiler‘i ülkemizde bilmeyen yoktur; hiçbir biçimde emeğe dayanmayan başarının, kolay ulaşılan zenginliğin, olağanüstü şansın öyküsüdür: “Açıl susam açıl!” serüvenini böyle özetleyebiliriz.
(…)
Üretilmemişse, Türkiye koşullarına çok uygun biçimde seçilmiş bir ses. Gözlüğü bile sanki hepimizin gözlüğü. Az sonra inanç terimleriyle yalan söyleyecek. Hesap verir gibi dikte edecek. Bu sese 1985′te şaka, 1986′da öfke tonları da yerleşti.
(…)
Asıl işi inandırmak. Neye mi? Bizdeki erozyonun başka ülkelerin topraklarında alüvyona dönüşmesinin iyi bir şey olduğuna.
Turgut Özal - Sayfa 14 - 15
Hiyerogliflerde üçgen yüzlü kaplümbağalar olsaydı, “işte derdim, işte İlhan Berk!” İşte Keops, işte sokak, işte atlas! Gerçekten yüzündeki ve bedenindeki üçgenler giderek Mısır piramitlerine benzetti onu.
(…)
Geçmişi olmayan adam.
Gerçekten geçmişi yok. Bugün bulanık, yer yer anlamsız, yer yer de tehlikeli biçimde saydam bir şimdiki zaman içinde. Sanatıyla hayatı bu anlamda tam çakışma halinde. Bu bir başarı mı? İstediğine ulaşmış olmayı başarı sayarsak, evet. Yine de yarın başka şey isteyebilir. Hatta en eskisi gibi, merkantilist bir söz sanatına yönelebilir.
Bugün aşırı ölçüde çocuk-ihtiyar, ama hiç ölmeyecek bir görünümde.
Yarın mesir macunu lekeli bir şemsiyeyle ortalarda dönmeye başlayabilir.
İlhan Berk - Sayfa 321-323
Başlangıçta Cemal Süreyya diye yazardı iki (y) ile ama herkes Süreya diye bilir. Nerden bilsinler ki iddiada kaybetti ikinci (y) harfini ve o günden sonra bir daha kullanmadı.
Cemal Süreya* - Sayfa 55
“99 Yüz” Cemal Süreya’nın 4 Ocak 1987′den 7 Ocak 1990 tarihine kadar “2000′e Doğru” dergisinde yazmış olduğu yazıların derlenmiş hali. (Bütün bu süre zarfında 4 hafta yazmamış Süreya, belki de dergi kapatılmıştır!)
Daha çok politika yapmak için yazılmış 127 portre, 26 söz senaryosu. İzdüşümler kişilerle ilgili -soldaki bir portre sağda kime izdüşer ya da sağdaki şu politikacı soldan asla kim olamaz-, söz senaryoları ise durumları anlatıyor. (Durumların çoğunun Özal’a yergi niteliğinde oluşu dikkat çekici!) Sevdiklerini yücelten, sevmediklerini yerin dibine sokan bir tutum söz konusu. Ama birini yereceğim diye yalan söylemiyor Süreya.
Edebiyattan portreler üzerine özellikle daha az yazmış, ama dayanamamış besbelli: Tarık Buğra, Vedat Günyol, Demir Özlü, Sezai Karakoç, İlhan Berk, Fethi Naci. (Bu son ikisinin çok yakın zamanda ölmüş olmaları ne acı!)
Bir dönemin Türkiye’sini anlamak, o dönemi yaşayanlar için hatırlamak ve şimdiki zamana izdüşümlerini görmek açısından -bence- önemli bir kaynak. (Son derece taraflı, evet, ama hak yenmemeye özen gösterilmiş). Söz senaryolarının bir kısmı da dile/Türkçe’ye ayrılmış. Günümüzdeki dile gösterilmeyen özeni ve dilimizin içinde bulunduğu durumu kavramak, çıkış noktalarının o dönemde olduğunu görmek insanı sinirlendiriyor.
(Bu arada, “iyi ki Türkiye’de TRT var, Türkçe en iyi TRT’de kullanılır” diyenlere, Tepebaşı’nda katlı otoparkın üstündeki TRT binasına asılmış olan reklam panosuna bakmalarını öneririm: “Mert ile Gert / İkiside …” yazıyor! Yahu kimse kontrol etmiyor mu bu panoları?)
İzdüşümlerin en özgün yanlarından biri de Süreya’nın kişileri şemsiyeleri ile tanıtması. Örneğin: Cihat Burak “şemsiyesini koca bir saksıya dikmiştir”; Rauf Tamer’in “şemsiyesinin sapıyla Türkiye’deki cop sayısı bir adet artar”; Muzaffer İlhan Erdost’un “şemsiyesinde enlemler, boylamlar”; Sezai Karakoç’un “şemsiyesi yoktur”; Nazlı Ilıcak’ın “şemsiyesi tek dokunaçlı medüza biçiminde”; Fethi Naci’nin şemsiyesi ise uykusuz: hem yatılı, hem uykusuz”dur.
Kitabın arka kapağında, yazarın dostlarına şöyle dediği yazıyor: “2000′e Doğru’da yazdığım ‘İzdüşümler’ şiirim kadar önemlidir. Kendi yaptıklarım arasında şiirimden sonra ikinci doruğa ‘İzdüşümler’de ulaştım.” Sırf bu yüzden bile okunulması gereken bir kitap kanımca.
Kaynak Yayınları
ISBN 975 - 343 - 117 - 1
3. Basım Mart 1996

Loading …
* Cemal Süreya’nın izdüşümü Nazif Kocayusufpaşaoğlu tarafından kaleme alınmış ve 12-18 Nisan 1987 tarihli sayıda yayınlanmıştır.
Blog,
Sait Faik,
Öykü kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bu mazotla işleyen, güdük bacalı, 22.000 tonluk İtalyan vapurunun beyaz güvertelerinde deniz ve her limanda birbirine benzemeyen güzel, çirkin, beyaz, sarı, siyah insan seyreden seyyahlar şimdi şehre dağılacaklar.
Marsilya Limanı - Sayfa 187
Sarnıç
Sera Hanım, en yakınımızdaki bir kitabın 187. sayfasının ilk tümcesini yazmakla ilgili mime bizi de dahil edince, elimiz ayağımıza dolaştı. Yapmak istemezdik ama kendimizi frenleyemedik. Çok küçük bir hile ile en yakınımızdaki ikinci kitaptan alıntıladık yukarıdaki tümceyi.
Şimdi devir zamanı -eğer kabul ederlerse: Lyn Hanım, Kalemzede Bey ve Erhan Bey‘i dahil edelim oyuna.
Yapı Kredi Yayınları
ISBN 975 - 08 1086 - 4
1. Baskı Mayıs 2006

Loading …

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
“Elbet yatacak bir otel odası bulur, başımı sokarım. Ben artık senin yanında kalmağa korkuyorum, gideceğim!” dedim.
“Bir yere gidemezsin. Şuradan şuraya bir adım atamazsın. Bitin kanlandı da çekip gidiyor musun? Hem bavulunu göster bakayım. Belki de müşterilerin eşyasını çaldın” diye başladı.
Ağzına geleni söylüyordu. Namusuma taallûk eden bir takım kötü sözler… Üzerime sandalye ile hücum etti. Polisler geldi. Karakola götürdüler.Zabıtlar tutuldu. Evvelâ o imza etti. Tam ben imza atarken:
“Yanıyorsun Ahmet!” diye bağırdılar. Fakat imza etmekle yanmak arasında bir münasebet göremedim.
Paltomdan keskin bir koku ile dumanlar çıktığını görünce işi kavradım. Hemen paltomu çıkarıp attım. Paltomun arkasından bir karış yer yanmış; söndürdüler. Meğer paltoma kezzap dökmüş. Bana hakaret ettiği için dâvacıyım efendim.
Modern Bir Karıkoca - Sayfa 8 - 9
942 baharında, nisan sonu ve mayıs ayı boyunca 26 gün mahkeme salonlarında hakimler, müddeiumumiler (savcılar), avukatlar, mübaşirler, davalılar, davacılar ve tanıklarla birlikte “Başkalarının Derdile Dertlenen Bayan”lar da vardır ve “[onlar] söylemesi ayıp, artık dert dinlemekten kaşarlan[mışlardır]”. [1]
Devir savaş devridir, karne dönemi. 6-7 Eylül hadiselerine de bir hayli vardır. Bu yüzden olsa gerek mahkemeye düşenler Türk’tür, Rum’dur, Ermeni’dir,“dördü de Rizeli['dir ve] Fransızcanın Marsilya şivesi gibi Türkçe’nin de Karadeniz şivesi şakrak ve ahenktar[dır]”. [2]
Erkektir ve kadındır. “Üç bayanın üçü de gayet güzel giyinmişler[dir]. Bayan Saime’nin sırtında nefti bir manto ve omuzlarında renar Arjante. Bayan Bedia’nın göğsünde bir kırmızı yapma gül. Bayan Betül’ün ise şarabi mantosu, son moda bir şapkası, yine bir tilkisi [vardır].” [3]
Bu “Üç Bayan Bir Bay”la mahkemeliktir ve “bu dâva bir kız kaçırma dâvası değil, bir tasallut dâvasıdır” “ikinci Ağırcezanın kararını boz[an] temyiz[e göre]”. [4]
“Seylan Çayı Hırsızları” bir gün, “Sultan Mahmut Türbesi’nin Kurşunları”nı götürenler bir başka gün hakim karşısındadırlar. “İpekli Kumaş Hırsızları” ise 5 gün önce buradaydılar.
“Bu Senenin Meşhur Karakış Cinayeti” ve “Bıçakla Oynanma[ması]” gerektiğini bilmeyenlerin davaları da bu
mayıs ayında görüldü de, “Modern Karıkoca”nın ya da “Dayının Ceketi” davalarından daha önemli ya da önemsiz değildiler Haber gazetesinin adliye röportajlarını yapan kişiye göre.
Söylemeyi unutmuşum, o 26 gün boyunca mahkeme salonlarında bir de öykücü vardır ve röportajları yapan kişiyle aynıdır:
“Ben suçluyu düşünüyorum. Herhalde hastalanmış olacak ki mahkemeye getirilmemiş. Belki o da zayıf, nahif bir çocuktur. Gözlerinde hâlâ iyiliğe dönmeye müsait ışıklar, yüzünde hâlâ zekânın verdiği ince, şeytani hatlar, vardır.” [5]
Sait Faik öykücü mayasının ne demek olduğunu gösteriyordur âdeta.
[1] Başkalarının Derdile Dertlenen Bayan, sayfa 82
[2] Bir Peri Masalı mı? İpekli Kumaş Hırsızlığı mı?, sayfa 19
[3] Üç Bayan Bir Bay, sayfa 23
[4] age, sayfa 24
[5] Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri, sayfa 50
Varlık Yayınları
1. Baskı Nisan 1956

Loading …


Sayfa 7
Bir dönemler, Leman dergisini satın aldığımda ilk okuduğum karikatüristti Can Barslan. Hain Evlat Ökkeş elbette en tanıdık kahramanı ama
onun kadar ünlü birçok kahramanı daha var(dı): Ulu Bilge Dandoldenyus ve tabii ki Kıçının Çatalını Kaybeden Adam, gubardatılması gereken Hobaraklar, Alper ve Bünyamin. Bazı mecralarda söz oyunlarına dayalı karikatürleri yavan bulunsa da, ben Barul Market’te aradıklarımı fazlasıyla buluyordum.
Farklı bir karikatürist Can Barslan. Son dönemlerde ortalıkta pek fazla gözükmese de önemli bir karikatürist. Absürd (saçma) olanın peşinde bunca koşmasını, saçmanın yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu hiçbir zaman unutmamasından kaynaklandığını düşünüyorum (ve bu yüzden seviyorum kendisini). Karikatürün yanısıra senaryolarını yazdığı dizilerde de -Gülşen Abi, Medeni Haller- aynı tadı almam da bu görüşümü destekliyor.
Salata tabağında kalan son domatesi yemek ya da yememek! İşte bütün mesele…
——————————


Sevgili Düygü Tortu’ya ilk yazısını yazdıktan sonra Türkiye’ye geldi ve gelirken de üstte kapak fotoğrafı bulunan Shonen Jump dergisinin Haziran sayısını getirdi. Hediye bilinçlice seçilmişti, çünkü Düygü, benim Japon animelerine ilgi duymamı sağlayan kişiydi. (Bu ilgiyi arşivi ve engin bilgisi ile destekleyen diğer kişi Hakan Uygun‘dur.)
Ken Parker, nam-ı diğer Alaska’yı ise ilk gençlik dönemlerimde okumuşluğum vardır. Şimdilerde sevgili Murat Mıhçıoğlu tarafından çıkarılmaktadır.
Shonen Jump’la Ken Parker’i neden yan yana koyduğuma gelince, aynı kategorilerde olmadıklarının tamamen bilincinde olarak, sadece wikipedia’ya göz attığımızda Shonen Jump dergisinin en iyi zamanlarında 6.000.000 tiraja ulaştığını, birkaç yıl öncesine baktığımızdaysa 3.000.000′luk tirajlarda olduğunu görüyoruz. Ken Parker’in Türkiye tirajının 3.000′leri geçmediği düşünülürse ben bu devcileyin farkı anlayamıyorum.
Anlayan beri gelsin!
Parantez Yayınları
ISBN 975 - 8441 - 43 - 4
1. Baskı 2001

Loading …
* Salata Tabağında Kalan Son Domates öyküsü Can Barslan’dan izin alınarak yayınlanmaktadır.

Kalelerin durumları genellikle birbirine benziyordu. Burunların ve dillerin uçlarına kurulmuştu. Böylece, deniz med zamanında (bu her on iki saatte bir olur) karaya hücum ettiği zaman yaya olarak onlara girilemiyor, cezir sırasında ise sığlıklarda zedelenecekleri için gemilerle de yaklaşılamıyordu. Her iki hal de kalelere saldırmaya engel oluyordu.
Sayfa 75
Sezar, ihtiyaç anında daha süretle hareket edebilen savaş gemilerinin taşıma işlerinden biraz ayrılmalarını, çabuk kürek çekerek düşmanın açık yanına getirilmelerini, oradan sapanlar, oklar ve mancınıklarla düşmanı kovmalarını ve temizlemelerini emretti. Bunun, askerlerimize büyük yardımı oldu. Çünkü gemilerimizin şeklinden, küreklerin hareketinden ve alışmadıkları cins mancınıklardan ürken düşmanlar durdular, fakat fazla çekilmediler.
Sayfa 102
Gaius Julius Sezar, M.Ö. 100 tarihinde Roma’da doğmuştur. Gerek kendisinin, gerek rakibi Cnaeus Pompeius’un çocuklukları başında Marius’un bulunduğu demokrat partisiyle Sulla’nın idare ettiği senato partisi arasındaki kanlı mücadelelerin ortasında geçmiştir. Sezar, daha başlangıçtan demokrat partisine bağlıydı. Çünkü halası Julia, Marius ile evliydi. Kendisi de M.Ö. 84 yılında, Sulla doğuda iken dört kere konsül seçilen Cinna’nın kızı Cornelia le evlendi. Sulla, doğudan dönünce, siyasal nedenlerden dolayı Sezar’a karısını boşamasını emretti. Belki de Pompeius’un boyun eğeceği böyle bir isteği Sezar hiç de iyi karşılamadı. Diktatörün elinden hayatını ancak nüfuzlu dostları sayesinde kurtadı. Bu sebeple Sulla’nın bu dostlara “Dileğinizi yerine getiriyorum. Onu aranıza alabilirsiniz. Fakat biliniz ki hayatı için üzüntü duyduğunuz bu adam, bir gün benimle korumaya karar verdiğiniz senato partisini yok edecektir. Çünkü bu bir tek Sezar’da bir çok Marius’lar bulunduğunu göreceksiniz” dediğini, Suetonius yazmaktadır.
Bir asker olarak Sezar’ın büyük niteliği, kitabından da anlaşılacağı gibi, sürat (celeritas) ve çabukluktu. Çabuk karar verir, çabuk hareket eder, seri manevralarla teşebbüsü elinde bulundurur, düşmanını şaşırtır, kuvvetini parçalardı. Savaşta hiçbir strateji fırsatını kaçırmaz, yapılan her strateji hatasını çabuk düzeltirdi. Seferlerinde, cesaretle ihtiyatı her zaman birlikte kullanmasını bilmiştir.
Vücut, kafa, karakter bakımından kuvvetli olmasına rağmen başkalarının kusurunu hoşgörüyle karşılayabildiği için subaylarının sevgisini, erlerinin sarsılmaz hayranlığını kazanmış ve korumuştur. Övmekte cömert, azarlamakta yumuşak davranan, kendi hayatını hiçe sayan, fakat askerlerininkini koruyan, önlerinde giden Sezar, korkaklık, isyan ve kaçma gibi suçlara ise hiç merhamet göstermezdi. Ordusu kendisini bir asker ve insan olarak sever, bir komutan olarak değerine güvenirdi. Sezar da, diğer büyük komutanlar gibi bir ordunun maneviyatının ne demek olduğunu, nasıl yaratılacağını ve devam ettirileceğini bilirdi.
Aynı zamanda sadece maneviyat üstünlüğünün savaşta başarı sağlamadığını, orduların yiyeceksiz ve malzemesiz dövüşemeyeceğini iyi bilirdi. Lojistik konusunda çok kafa yormuş, her şeyi inceden inceye planlamıştır. Gallia’daki ordusunun hızlı bir şekilde hareket edebilmesi, gemiler, köprüler, kaleler, kuşatma aletleri siperler yapması bunun kanıtıdır.
Sezar’ın yazdığı Gallia Savaşı eserinin nasıl ve ne zaman yayımlandığı kesin olarak bilinmemektedir. Bazı tarihçiler ilk yedi kitabın MÖ.
52-51 kışında yazıldığı ve 51 baharında yayımlandığı düşüncesindedirler. Söz konusu eser, Sezar’ın stratejisini, giriştiği savaşları, devlet adamlığını Roma’ya ve senatoya anlatması bakımından önemlidir. Dönemin koşulları düşünüldüğünde bir nevi Sezar’ın kendisini Roma’ya tanıtması, anlatması ve reklamını yapmasıdır.
Gerek çağdaşları gerekse sonraki eleştirmenler (Cicero, Asinius Pollio, Suetonius, Tacitus, Quintilianus, Aulus Gellius) Sezar’ı Latince yazmakta ve hitap etmekte üstat saymışlardır. Hatip olarak yalnız Cicero’dan sonra gelir. Sezar, üslup konusundaki görüşünü şu cümleyle belirtmiştir: “Duyulmamış ve alışılmamış bir kelimeden bir kayadan sakınır gibi sakınınız”.
Kitap, sekiz bölümden oluşmakta ve Gallia’da MÖ. 58 yılından 50 yılına kadar olan tüm savaşları, stratejileri anlatmaktadır. Kitabın Hürriyet Yayınları’nda çıkan baskısında Gallia haritası da yer almaktadır. Söz konusu baskıyı sahaflardan edinebilirsiniz.
Kitap ile ilgili yorumum ise tek cümle ile: “Strateji ile ilgilenen herkesin okuması gereken bir başyapıt”.
Hürriyet Yayınları
1. Baskı Mayıs 1973
Çeviren Prof. Hamit Dereli
Özgün Adı Bellum Gallicum

Loading …