Bu yazı Zafer Karkaç‘tan izin alınarak yayımlanmıştır.

Günümüzde işte mutlu olmamızın bu kadar zor olmasının nedeni gerçekleştiremeyeceğimiz hayaller kurmamızdır. Her işten Freud ve Roosevelt’in çalışırken aldıkları tatmini almayı bekliyoruz. Bunun yerine belki de Marx’ı okumalıyız. Tabii ki daha iyi bir dünya için verdiği reçeteler doğru çıkmadı, ancak işin neden bu kadar sefil bir şey olduğunu göstermeyi hala en iyi başaran odur.
Sayfa 58
İş hayatında mutlu olmak, mutlu olduğun işi yapmak, çalışmayı sevmek, sevmemek, hayalindeki işler hepsi günlük hayatımızda sık sık konuşmalarımızın içinde geçen sözler. Aynı şekilde kitaplarda da…
Alain de Botton‘un Modern toplumun ‘hüzünlü, mutsuz insanları’na yol göstermek adına tavsiyelerde de bulunduğu Görmek ve Fark Etmek adlı kitabında çalışma ve mutluluk üzerine farklı bir yorum tarihsel gerekçelerle ön plana çıkıyor.
Botton, yaşadığımız çağda modern dünya olarak tanımladığı kendi toplumunda (ki buna kısmi olarak biz de dahil edilebiliriz) “iş, bizi mutlu etmek zorundadır” görüşünün hakim olduğunu söylüyor.

Tarihsel gelişimine bakınca insanların bir arada yaşamaya başladığından beri kurulan tüm toplumlarda iş hayatın merkezine oturduğunu ancak ilk defa modern toplumlarda işin bir cezadan ya da bir kefaretten farklı bir şey olabileceğinin dile getirildiğini söylüyor. Ona göre, toplum, sağlıklı bir insanın maddi açıdan ihtiyacı olmasa da çalışmak istemesi gerektiği düşüncesini beyinlere yerleştirdi. Yaptığımız işin kişiliğimizi tanımladığı bir anlayış içerisinde yaşıyoruz diğer birçok toplum gibi. Botton, insanlara ilk sorulan soruların adının ne olduğu, nereli olduğu ve ne iş yaptığıdır diyor.
Tarihten örnekler verirken Roma ve Yunan uygarlıklarında iş kölelerin yapması gereken bir eylem olarak algılandığını belirtiyor. Platon ve Aristo’ya göre hayatta tatmine ulaşmanın tek yolu, kişisel bir gelire sahip olmaktan geçerdi; çünkü insan ancak böyle bir gelire sahip olduğunda günlük yaşamını rahatlıkla sürdürüp kendini ahlak ve maneviyat sorunlarını düşünmeye adayabilirdi.
“Çalışmayı neşeli bir eylem olarak tanımlanmasını ilk defa Rönesans döneminde İtalya şehir devletlerinde, özellikle de sanatçıların biyografilerinde görülmektedir. Michelangelo ve Leonardo gibi sanatçıların biyografilerinde çalışmanın ideal olarak özgünlük ve zafere giden bir yol olarak tanımlandığını görürüz.”
Leonardo sözgelimi, bugün GTD diye bilinen çalışma ve iş yapma yöntemleri gibi konularda, ve hatta farkında olmadan uyguladığımız birçok metodun da babası sayılabilir.
Daha sonraları XVIII. Yüzyılın sonlarına doğru Benjamin Franklin, Diderot ve Rousseau gibi düşünürlerin kitaplarında çalışmanın sadece para kazanma aracı olarak değil. Aynı zamanda ‘insanın kendisi olması’nın bir yolu olarak tanımlandığını görürüz.
Bu tanımlamalarla birlikte artık insanlar işlerini bir gurur kaynağı olarak görmeye başlamışlardır.
Çalışmayla ilgili birçok farklı görüş ve inanç yıllar boyu insanlar tarafından yaşatıldıktan sonra artık günümüzde gittikçe ağır basan bir görüş ortaya çıkmaya başladı. İnsanlar artık ‘neredeyse tüm iş türlerinin gerçekte sağladıkları tatminle verdikleri düşünülen tatmin arasında dağlar kadar fark olduğuna’ dair görüşlere daha çok inanmaya başladı.
Botton sonlara doğru büyük ölçüde yaptıkları işle kendilerinin var olduklarını hissedeceklerini düşünen insanların, kendilerini ve başarmak istediklerini yükseklere bir yerlere koymalarının bir sonucu olarak da ortaya çıktığı sonucuna varıyor. Burada başarı ve çalışmak sadece kişinin kendisinin belirlediği kıstaslarla değil aynı zamanda aile, mahalle, okul vb. gibi etkenlerinde sınırları belirlediği ve bireylerinde bunu kabul ettiği bir durum yaratmaktadır.
Diğer taraftan ise büyük bir çoğunluk ise hedef gösterilen ve istediği mutluluğu çalışarak elde edememenin verdiği şaşkınlıkla hayatlarını amaçsız balon başarılar elde etmek uğruna harcamaya devam etmektedirler.
Belki de Botton’ın dediği gibi ‘çalışmanın bize mutluluk getirmesi gerektiği düşüncesinden vazgeçersek iş hayatımız daha az eziyetli geçer.’

Şeydir de o. Gargantua’nın adamakıllı küçültülmüş ve oranları değiştirilmemiş bedenine salıverilen, orada çok rahat hareket edebilen bir Ali Baba. Ali Baba ve Kırk Haramiler‘i ülkemizde bilmeyen yoktur; hiçbir biçimde emeğe dayanmayan başarının, kolay ulaşılan zenginliğin, olağanüstü şansın öyküsüdür: “Açıl susam açıl!” serüvenini böyle özetleyebiliriz.
(…)
Üretilmemişse, Türkiye koşullarına çok uygun biçimde seçilmiş bir ses. Gözlüğü bile sanki hepimizin gözlüğü. Az sonra inanç terimleriyle yalan söyleyecek. Hesap verir gibi dikte edecek. Bu sese 1985′te şaka, 1986′da öfke tonları da yerleşti.
(…)
Asıl işi inandırmak. Neye mi? Bizdeki erozyonun başka ülkelerin topraklarında alüvyona dönüşmesinin iyi bir şey olduğuna.
Turgut Özal - Sayfa 14 - 15
Hiyerogliflerde üçgen yüzlü kaplümbağalar olsaydı, “işte derdim, işte İlhan Berk!” İşte Keops, işte sokak, işte atlas! Gerçekten yüzündeki ve bedenindeki üçgenler giderek Mısır piramitlerine benzetti onu.
(…)
Geçmişi olmayan adam.
Gerçekten geçmişi yok. Bugün bulanık, yer yer anlamsız, yer yer de tehlikeli biçimde saydam bir şimdiki zaman içinde. Sanatıyla hayatı bu anlamda tam çakışma halinde. Bu bir başarı mı? İstediğine ulaşmış olmayı başarı sayarsak, evet. Yine de yarın başka şey isteyebilir. Hatta en eskisi gibi, merkantilist bir söz sanatına yönelebilir.
Bugün aşırı ölçüde çocuk-ihtiyar, ama hiç ölmeyecek bir görünümde.
Yarın mesir macunu lekeli bir şemsiyeyle ortalarda dönmeye başlayabilir.
İlhan Berk - Sayfa 321-323
Başlangıçta Cemal Süreyya diye yazardı iki (y) ile ama herkes Süreya diye bilir. Nerden bilsinler ki iddiada kaybetti ikinci (y) harfini ve o günden sonra bir daha kullanmadı.
Cemal Süreya* - Sayfa 55
“99 Yüz” Cemal Süreya’nın 4 Ocak 1987′den 7 Ocak 1990 tarihine kadar “2000′e Doğru” dergisinde yazmış olduğu yazıların derlenmiş hali. (Bütün bu süre zarfında 4 hafta yazmamış Süreya, belki de dergi kapatılmıştır!)
Daha çok politika yapmak için yazılmış 127 portre, 26 söz senaryosu. İzdüşümler kişilerle ilgili -soldaki bir portre sağda kime izdüşer ya da sağdaki şu politikacı soldan asla kim olamaz-, söz senaryoları ise durumları anlatıyor. (Durumların çoğunun Özal’a yergi niteliğinde oluşu dikkat çekici!) Sevdiklerini yücelten, sevmediklerini yerin dibine sokan bir tutum söz konusu. Ama birini yereceğim diye yalan söylemiyor Süreya.
Edebiyattan portreler üzerine özellikle daha az yazmış, ama dayanamamış besbelli: Tarık Buğra, Vedat Günyol, Demir Özlü, Sezai Karakoç, İlhan Berk, Fethi Naci. (Bu son ikisinin çok yakın zamanda ölmüş olmaları ne acı!)
Bir dönemin Türkiye’sini anlamak, o dönemi yaşayanlar için hatırlamak ve şimdiki zamana izdüşümlerini görmek açısından -bence- önemli bir kaynak. (Son derece taraflı, evet, ama hak yenmemeye özen gösterilmiş). Söz senaryolarının bir kısmı da dile/Türkçe’ye ayrılmış. Günümüzdeki dile gösterilmeyen özeni ve dilimizin içinde bulunduğu durumu kavramak, çıkış noktalarının o dönemde olduğunu görmek insanı sinirlendiriyor.
(Bu arada, “iyi ki Türkiye’de TRT var, Türkçe en iyi TRT’de kullanılır” diyenlere, Tepebaşı’nda katlı otoparkın üstündeki TRT binasına asılmış olan reklam panosuna bakmalarını öneririm: “Mert ile Gert / İkiside …” yazıyor! Yahu kimse kontrol etmiyor mu bu panoları?)
İzdüşümlerin en özgün yanlarından biri de Süreya’nın kişileri şemsiyeleri ile tanıtması. Örneğin: Cihat Burak “şemsiyesini koca bir saksıya dikmiştir”; Rauf Tamer’in “şemsiyesinin sapıyla Türkiye’deki cop sayısı bir adet artar”; Muzaffer İlhan Erdost’un “şemsiyesinde enlemler, boylamlar”; Sezai Karakoç’un “şemsiyesi yoktur”; Nazlı Ilıcak’ın “şemsiyesi tek dokunaçlı medüza biçiminde”; Fethi Naci’nin şemsiyesi ise uykusuz: hem yatılı, hem uykusuz”dur.
Kitabın arka kapağında, yazarın dostlarına şöyle dediği yazıyor: “2000′e Doğru’da yazdığım ‘İzdüşümler’ şiirim kadar önemlidir. Kendi yaptıklarım arasında şiirimden sonra ikinci doruğa ‘İzdüşümler’de ulaştım.” Sırf bu yüzden bile okunulması gereken bir kitap kanımca.
Kaynak Yayınları
ISBN 975 - 343 - 117 - 1
3. Basım Mart 1996

Loading …
* Cemal Süreya’nın izdüşümü Nazif Kocayusufpaşaoğlu tarafından kaleme alınmış ve 12-18 Nisan 1987 tarihli sayıda yayınlanmıştır.
Deneme,
Edgü, Ferit kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Ah, belalı bir uğraştır yazmak. Özellikle ne yazıldığı, niçin yazıldığı, kimin için yazıldığı saptanmadığında.
Bir şiir, bir roman yazılırken bu soruların karşılığı kolaydır. Örneğin: Edip yazıyor. Roman yazıyor. Yazmadan edemediği için (ya da söyleyecek bir şeyi olduğu için) yazıyor. Okuyucu için yazıyor.
Ama her kolay yanıt gibi, bu yanıt da aldatıcıdır. Çünkü yapılan bir genellemedir.
"Özelleme" yapacak olursak. bir şiir. roman, öykü yazılırken yukarda sıraladığım sorular, dolayısıyla bu sorulara verilen yanıtlar pek geçerli değildir. Yaratma süreci içinde başkaları pek düşünülmez. Bu yazdığımı kim anlayacak? diye bir soru sorulmaz.
Kimin için yazıyorum? sorusu yaratıcının aklının ucuna geldiğinde, bunun yanıtı da çoğu kez somuttur. Örneğin ozanın sevgilisidir. Bu sevgili, gerçek (erkek ya da dişi) bir sevgili olabileceği gibi, yurdunun insanları, işçi sınıfı, bir paşa ya da padişah olabilir. Ya da olabilmiştir. Ozan, bir eleştirmeni ya da bir başka ozanı da (ölü ya da diri) düşünebilir. Ama, okuyucu kitlesini kolay kolay gözünün önüne getiremez.
Geniş halk kitleleri (kaç bin kişi?) için yazanlar için de, böyledir bu.
Yazmak - Sayfa 7
"Şimdi Saat Kaç" yazmak edimini çalakalem yapmayan, bunun üzerine düşünen Ferit Edgü’nün bir dönem çeşitli dergilerde -ama en çok Milliyet Sanat’ta, günümüzünkü değil- yazdığı denemelerin toplandığı bir kitap.
Edebiyat ve plastik sanatlar üzerine yazılmış bu denemelerde Borges’ten Dostoyevski’ye
, Turgut Uyar’dan Melih Cevdet’e Dünya ve Türk yazınının önde gelen yazarlarının yanısıra; Picasso’dan Van Gogh’a, Füreya’dan Abidin Dino’ya Dünya ve Türk plastik sanatında ön planda olan isimleri, sanki bir resmi geçit sergiliyor. Kitabın en etkileyici yazılarından birkaçını da bu sanatçılara yazılmış açık mektuplar oluşturuyor.
Öykülerindeki minimalist yapının aksine, türün gereği olan, düşündüğünü açık kapı bırakmadan savunan bir Ferit Edgü var karşımızda. Eğriye eğri, doğruya doğru…
İyi ki de var! Türk yazınını bugünlere taşıyan olmazsa olmaz mihenk taşlarından biri çünkü o.
Ada Yayınları
1. Baskı Ekim 1986

Loading …