Günlerin Tortusu

Türler kategorisi arşivi

* Epiphania Uveda de Robledo / Vaccaro - Senyor Borges
* Alberto Manguel - Borges’in Evinde

Biyografi, Borges, Jorge Luis, Manguel, Alberto, Robledo, Epifania Uveda de, Vaccaro, Alejandro kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

30 Yıllık Emektarının Gözünden J. L. Borges

 

Bazen Senyor Borges benden birkaç kitabı paket yapmamı ister, o zamanlar rafları yeni inşa edilen la Ciudad adlı kitapçıya gidip paketi boş bir yere bırakırdı. Bunu hoşuna gitmeyen kitaplara yapardı. Bir keresinde yine bir paketle (büyük bir paketti) Milli Kütüphane’ye gitmiş, Tucuman ve Florida’ya gelince bir kahvede bir şeyler içmek için oturmuş, sonra da sanki unutmuş gibi kitapları sandalyenin altında bırakıp çıkmış. Oradaki çocuklar da onu tanıdıkları için, Senyor Borges’in kitaplarını unuttuğunu sanarak, akşama doğru bir paket kitabı alıp kendisine getirmişler. Halbuki bu onun kitaplardan kurtulma yöntemiydi.

Sayfa 30

Saat dokuzda banyodan çıkar, sonra da kahvaltısını ederdi. Nobel Ödülü zamanı gelince gazeteciler sıra olurlardı. Roberto Madiana’nın bana, “Önce ben geldim Fanny!” deyişini hep hatırlarım. Kapıya yapışmış beklerdi. Bir de o uzun kuyruk… Herkes beklerdi. Son defasında yine ona Nobel Ödülü’nü vermediklerinde bir sürü gazeteci toplanmıştı. O yıl kesin Borges’e verileceğini düşünüyorlardı. Bütün gün kapıda nöbet tuttular ve sonunda haber geldiğinde de, verilmediğini söylemeye başladılar. Beyefendi çok üzüldü. Kendisi bile o yıl kazanacağını düşünüyordu çünkü ödülü hak ettiğine inanıyordu. Ama dünyanın o tarafında, “Ben yaşadığım sürece Borges Nobel Ödülü’nü alamayacak,” diyen, sözü geçen biri vardı. Beyefendi bu duruma çok üzülürdü.

Sayfa 39

Borges'in Evinde

 

Bu yüzyılda, Gabriel Garcia Marquez’den Julio Cortazar’a, Carlos Fuentes’ten Severo Sarduy’a kadar, İspanyolcadaki önemli yazarların hemen hepsi, Borges’e olan borcunu dile getirdi; Borges’in yazınsal sesi genç kuşakların yazılarında da öylesine güçlü yankı buldu ki, Arjantinli romancı Manuel Mujica Lainez aşağıdaki dörtlüğü yazdı:

A un joven escritor

Inutil es que te forjes
Idea de progresar
Porque aunque escribas la mar
Antes lo habra escrito Borges

Boşver, ilerleyeceğim diye
Heveslere kaptırma kendini
Denizler kadar yazsan bile
Borges yazmıştır çoktan hepsini

Sayfa 42

Bütün dünyayı bir kitaba sokmaya çalışan yazarlar vardır. Daha az raslanır bazı yazarlar içinse dünyanın kendisi bir kitaptır, kendileri ve başkaları için okumaya çalıştıkları bir kitap. Borges bu yazarlardandı. Her şeye rağmen mutlu olmanın ahlaki görevimiz olduğuna inanırdı, mutluluğun da, nedenini açıklayamasa bile, kitaplarda bulunabileceğini düşünürdü. “Bir kitabın bize mutluluk olasılığını sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum,” demişti. “Ama bu alçakgönüllü mucize için gerçekten minnetarım.”

Sayfa 72


1.

“Çizgi sonsuz sayıda noktadan oluşmuştur; düzlem sonsuz sayıda çizgiden; oylum sonsuz sayıda düzlemden; yüksek oylum sonsuz sayıda oylumdan…” [1]

Borges “Kum Kitabı” adlı öyküsüne bu çok “sıradan” matematiksel tanımla başlar. Sonsuzluğa dair bir öykü için sorunsuz bir başlangıç. Ama bu ayrıca onun “her kitabın ve herhangi bir kitabın, bütün diğer kitapları hem mekanik, hem de zihinsel olarak vaat ettiği” fikrinin en yalın aktarım yoludur, üstelik de bir öykü içinde. Evreni kitaplık şeklinde gören ve cenneti kitaplık şeklinde düşleyen bir yazar Borges ne de olsa. Düşlemek ki, ona Tanrı’nın bahşettiği bir lütuf mu, bir ceza mı bunu Borges bile bilmiyor. Şöyle tanımlıyor durumu:

“Tanrı’nın acı alayı, bana kitaplarla birlikte geceyi armağan etmesiydi.”

2.

1950′li yılların başlarından itibaren Epifania Uvedo de Robleda (Fanny -belki de Funny) Borges’lerin evinde yatılı olarak çalışmaya başlar ve bu durum Borges’in Buenos Aires’ten İsviçre’ye yerleşmek üzere ayrılmasına değin devam eder. İlk kitap bu hanımla “Buenos Aires Borges Vakfı” başkanı Alejandro Vaccaro’nun söyleşilerine dayanmakta.

İkinci kitapsa, kendi satırlarıyla, “birkaç yıl boyunca 1964′ten 1968′e değin Borges’e okuyan pek çok insandan biri olma şansına erişen [2] -(ama) o günlerde bu ayrıcalığın kesinlikle farkında olmayan [3]- Alberto Manguel’in.

Borges’e dair eksiksiz biyografiler olmanın çok uzağında olan bu iki kitap da (öyle bir iddiaları da yok zaten) dönemsel tanıklıkları aktarıyor. Manguel’de de, Robledo’da da Borges’in günlük yaşamına ilişkin birçok ayrıntı yer alıyor. Ancak kolayca tahmin edilebileceği üzere Manguel’in kitabında Borges’in düşünsel yanı daha ağır basıyor. Metinleriyle ilgili çeşitli çözümlemelere (Borges’in ağzından) ya da entelektüel tartışmalara (ki bunların konusu genelde kitaplar ve edebiyat oluyor) daha fazla yer veriliyor. Diğer kitaptaysa kişiler ve Borges’in onlarla olan ilişkisi temel eksen.

3.

Kitaplarımın kulaklarını bükmekten çekinmeyen bir okur olmama karşın, bu iki kitaba da kıyamadım.

“Borges’in Evinde” Yapı Kredi Yayınları’nın İzdüşümleri/Düş İzleri serisinden çıkmış. Aynı seride daha önce Tomris Uyar’ın “Güzel Yazı Defteri”, Leyla Erbil’in “Cüce” ve Enis Batur’un “Başka Yollar” adlı kitapları yayımlanmıştı.[*] Baskılarıyla parmak ısırtan -en azından benim için- bir seri bu. Kitabın seriye uygun olmasının bir diğer özelliğiyse içinde yer alan ve Sara Facio tarafından çekilmiş olan fotoğraflar. Kitabı okumanın yanısıra Borges’in evindeki ayrıntılara ister istemez takılıyor kişi.

“Senyor Borges” ise Can Yayınları’nın “Yaşam” serisinden. Bu kitap öncelikle boyutları ile alışılmışın dışında. Kitapta yer alan fotoğraflar yine keyifle izleniyor.

4.

Epifania Uveda de Robledo Alberto Manguel“Borges’in Evinde” ve “Senyor Borges”i okurken kendime şu soruyu sormadan edemedim: “Borges’in kitapları dururken, neden Borges üzerine yazılmış bu kitapları okumaktan kendimi alamıyorum?”

Yıllar önce, bir tatilde en rahat okunabilecek kitapların biyografiler olduğunu keşfetmiştim. Doğruydu bu, ama eksikti. Şimdi biliyorum ki, “sevdiğim yazarların” biyografilerini okumaktan keyif alıyorum asıl ve -Borges bununla sanırım çok eğlenirdi- onların yaşam öykülerini okurken kendimi tatilde hissediyorum.

Can Yayınları
Yapı Kredi Yayınları
ISBN 978 - 975 - 07 - 0971 - 5
ISBN 975 - 08 - 0468 - 6
1. Basım Ağustos 2008
2. Baskı Kasım 2002
Çeviren Aylin Demirhan
Çeviren Cem Akaş
Özgün Adı El Senor Borges
Özgün Adı With Borges

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (2 oy verildi, ortalama: 5 / 5)
Loading ... Loading …


[1] Kum Kitabı, Sf 102, 4.Baskı, Eylül 1993, İletişim, Çev: Münir H. Göle
[2] Borges’in Evinde, Sf 8
[3] Borges’in Evinde, Sf 9

[*] Serinin diğer kitaplarına şuradan ulaşılabilir. Ancak bu liste de eksik. Enis Batur’un “Başka Yollar” adlı kitabı listede yok, örneğin.

Cemil Kavukçu - Angelacoma’nın Duvarları

Anlatı, Kavukçu, Cemil kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Angelacoma'nın Duvarları

 

Bazı geceler ıssız park yolunda ya da lisenin olduğu cadde boyu sallana sallana yürürken cep kanyakları olurdu cebimizde. Bir de çikolata tabii. Daha ıssızlara çekilmek, bağırabildiğimizce bağırmak isterdik. Rahatlayabileceğim tek yol buydu; bağırmak! Yudumladığım kanyak yemek borumu yakarak mideme inerken ne güzel resimler düşlerdim, ne muhteşem tablolar kurardım. İstanbul’da, büyük bir galeride açacağım sergi gelirdi gözümün önüne. Beni en çok heyecanlandıran da birbirinden güzel, hiçbir zaman yanlarına yaklaşamayacağım, kısacık etekli, şımarık şımarık gülen kentli kızların resimlerimin karşısında dikilip hayran hayran bakmaları olurdu. Ortaya çıkıp, “bu tabloların ressamı benim,” demeyecektim, diyemeyecektim, bunu biliyordum. Belki de en güzeli Lautrec gibi, serginin açılış gecesi salonun bir yerinde sızıp kalmaktı. Ama ben fark edilmek, anlaşılmak istiyordum. Onları gözlemek, bakışlarındaki ışıltıyı, görmek istiyordum. Bir şeylerin öcünü almak istiyordum. Ama o şeyler neydi, bilmiyordum.”

Sayfa 120-121

Üçümüz de Angelacoma’nın duvarlarını aşamayacaktık, biliyorduk. Cemil sanayide babasıyla birlikte sandalye, masa yapacaktı. Ben manifaturacı olacak, pazarları, panayırları dolaşacaktım. Bir yandan da Cemil ve ben resim yaparak bu kasabaya yenilmediğimizi gösterecektik. Salibey için gelecek daha belirsizdi. Biz bir şey olamayacak, yok olacaktık burada.

Sayfa 122

Mahallemizde adı haylaza çıkmış bir çocuk vardı. Babasından her gün sopa yese de yapacağını yapardı. Her türlü oyunu oynar, küçük yaşına aldırmadan yetişkinler gibi sigara içerdi. Bir gün onu sarhoş görmüştüm, iki arkadaşı koluna girmiş taşıyorlardı. Henüz erkekleşmemiş sesiyle nara, daha doğrusu çığlık atıyordu. Arkadaşları hem gülüyor, hem de çevrede nasıl bir etki yarattıklarını kontrol ediyorlardı. İçki içmiş olabilirdi, ama sarhoş değildi. İçkiyi büyümenin bir ölçütü gibi değerlendiren abilerini taklit ediyordu. Yıllar sonra İnegöl’de karşılaşmıştık. O seslenmese, kendini tanıtmasa asla tanıyamazdım. Kırlaşmış sakalı, kederli bakışlarıyla bambaşka biri olmuştu. Çevresindekiler ona “Hacı Abi” diyorlardı. Uzun yıllar otobüs şoförlüğü yapmış, hacca gitmiş. Bir oğlu, iki kızı varmış, hepsini evlendirmiş. Oğlu da onun gibi otobüs şoförüymüş. Artık çalışmıyormuş. Anlaşılan her şeye tövbe etmiş, geçmişine bir sünger çekmiş.

Kasabada kalmak buydu işte.

Sayfa 102


Öyküleri 1980 sonrasında çeşitli dergilerde, ilk kitabı 1983 yılında yayımlanan; 1987 yılında “Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü”nü kazanan Cemil Kavukçu;

      evet: Yukarıdaki bilgilere dayanarak 80 sonrası öykücülerindendir,
      hayır: Yukarıdaki tarihsel bilgilere karşın 80 sonrası öykücülerinden değildir, Türk edebiyatında bir dönem öykücülüğünün son temsilcisidir. Hatta biraz daha ileri gidersek, bir dönemin kapandığının habercisidir.

Cemil Kavukçu’nun öykülerini düşündüğümde bunlar geliyor ister istemez aklıma.

“Angelacoma’nın Duvarları” otobiyografik bir anlatı, kitabın kapağında da belirtildiği üzere. Sürprizli bir anlatı. Öykülerini daha önceden okumuşlar için dahi. Necip Tosun’un çok doğru bir biçimde tahlil ettiği üzere: “Çağdaş insanın yaşadığı yalnızlık, korku, iletişimsizlik” gibi ana temaları “kasabada geçen çocukluk ve ergenlik” üzerinden yansıtır Kavukçu. ”Kasabanın hem insanı saran, yaşatan sıcak/dost atmosferi, hem de gelecek vadetmeyen boğucu yanı üzerinde dur[ur]”.

Angelacoma ya da İnegöl o kasabanın adıdır işte, hep. Çünkü Kavukçu İnegöl’de doğmuş/büyümüş/olmuştur.

60’lı ve 70’li yılların İnegöl’ü durağan, sıradan, içinden çıkılmak istenen ama çıkılması hiç de kolay olmayan bir Anadolu kasabasıdır. Bir metafor olarak duvar, aşılması gereken yaşamları, zihniyetleri, tekdüzeliği temsil eder. Kasabanın sıradan sakinleri bu tekdüzeliği kurulan panayırlarla, her hafta yenilenen filmlerle ve sinemalarla, kahveler ve kulüplerle aşmaya çalışırlar. Kasabanın sıradan olmayan, duvarlara toslayan sakinleriyse, bunlara bağırmayı, içki içmeyi ve resim yapmayı eklerler. Alınmak istenen öç, aslında fark edilmek çabasından başka bir şey değildir.

Kavukçu’nun içtenlikle anlattığı yaşamının küçük ayrıntıları anlatıyı zenginleştirir: Cemil KavukçuSobalı evler, çizgi romanlar, sokakta oynanan oyunlar, marangozlara kestirilen kılıçlar… Her biri bir kasabanın olduğu kadar, bir dönemin de ayrıntılarıdır. İşte bu nedenle anlatının başında yer alan ithaf ilk başta garip görünse de, sonra açıklığa kavuşur:

      kendime…
çünkü bu benim hikayem


Kavukçu, İnegöl’deki 70’lerin Cemil Kavukçu’suna adamıştır anlatıyı. Aslında;

      evet: Kendisidir bu kişi,
      hayır: Kendisi değildir, şimdiki kendisi değildir.

Can Yayınları
ISBN 978 - 975 - 07 - 1012 - 4
1. Basım Kasım 2008

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (3 oy verildi, ortalama: 3.67 / 5)
Loading ... Loading …

Peter Ackroyd - Troya’nın Düşüşü

Ackroyd, Peter, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Troya'nın Düşüşü

 

“Ben bir toprak ve taş adamıyım, Mr. Thornton. Sizin düşüncelerinize yetişemem.”
“Bunlar eski Sanskritçenin aynısı. Şunu görüyor musunuz? Şu iki işaret, birçok sözcüğün sonuna konuyor. Bunların zamanları belirlediğini sanıyorum. Onları ya ve tva diye yorumladım ben. Ne olduklarını biliyor musunuz, Herr Obermann?”
“Siz söyleyeceksiniz bana.”
“Eski Sanskritçe.” Obermann sakin sakin bakıyordu ona. “Görmüyor musunuz? Troyalılar eski Veda’ların dilini konuşuyordu. Onlar Rigveda ve Samaveda halkından!”
“İmkânsız, efendim. Anlamsız. Onlar Yunanlıydı, Hintli değil.”
“Onların Hintli olduğunu söylemedim. Kökleri Pencap’ta ve Utar Pradeş’te olan halkın bir parçasıydılar. Yunanlılardan çok çok eskiydiler. Sizi heyecanlandırmıyor mu bu?” Obermann öylece sessiz duruyordu. “Fenike ya da Yunan alfabelerinden çok önceki yazının kanıtı bu. Bir sırrın ortaya çıkışı!”
“Yorumlamanızda bir yanlışlık yapıyorsunuz, Mr. Thornton. Doğru değil bu. Yanlış bir izlenim.”
“Bu fikrinizi hangi kanıta dayandırıyorsunuz, efendim?”
“Benim fikrim değil bu. Benim yargım.”
“Yargınızın, öyle olsun, ama açıklanması gerekir.”
“Açıklanması mı? Ben bütün hayatımı, bütün servetimi bu kenti inceleyerek harcadım, Mr Thornton.”
“Konumuz bu değil.”
“Arkeolojiye yeni bir dünya açmak için gece gündüz çalıştım ben. Hiç kimsenin bugüne kadar yapmadığı ya da yapamadığı şeyi yaptım.”
“Siz yalnızca kendinizden söz ediyorsunuz.”
“Sözümü kesmeyin. Troya, bu kürede insanlar oturduğu sürece ayakta duracak. Şu dünyada ilk şiirin söylendiği günden bugüne Homeros ve başka binlerce şair Troya halkını üne kavuşturdu. Onlar hep Avrupalıydı, Asyalı değil. Onların Doğu’dan gelmiş oldukları fikri, anlamsız bir şey. Sizin kuramınız hatırına evrensel geleneği alaşağı mı edeceğiz?”

Sayfa 171

Bazı yazarlar vardır, bir kitabını baş ucu kitabı olarak bellediniz mi, ne yazsa heyecanlanırsınız. Yazacağı tüm eserleri bekler, dergilerdeki söyleşilerini takip eder, gazetelerde çıkan haberleri yutarcasına okursunuz -sonra okuduklarınızı hazmetmek için tekrar geri dönersiniz. “Baş ucu yazarlarımın” -maalesef- birçoğu yaşamıyor. Ackroyd benim için bu nedenle çok önemli.

Ackroyd’u “Oscar Wilde’ın Son Vasiyeti” ile takip etmeye başladım. O da, bu kitabında Oscar Wilde’ın izini sürüyordu. Bir yazarın bir diğerinin izini sürmesi, onun biçemiyle/kalemiyle serüvenini devam ettirmesi o yazara önce saygı duyarak, sonra da onu çok severek mümkün olabilir. Ancak burada yazarın kendisine büyük bir meydan okuması da söz konusudur ki, “Vasiyet”te Ackroyd’un yaptığı tam da budur. (*)

Londra’yı eserlerinin çoğunda bir roman kahramanı olarak kullanır Ackroyd (Burada Tanpınar’a “Huzur”lu bir selam vermenin tam sırasıdır). Hatta “Londra: Biyografi” adlı eserinde bu şehrin çağlar boyunca gelişimini gözler önüne serer. “Troya’nın Düşüşü”nde seçilen mekanın -adından da anlaşılacağı üzere- Londra’nın dışında ve Çanakkale’de geçmesi bu anlamda bir sürprizdir. Homeros’un yapıtlarını takip edip Troya şehrinin Çanakkale’nin Hisarlık mevkiinde olduğunu tahmin eden ve bulan Heinrich Schliemann (kitapta Heinrich Obermann) ve karısı Sophia’nın; bunun Peter Ackroydyanısıra Troya’nın öyküsüdür anlatılan. Yaşam öyküsel öğeler usta bir yazarın elinde eli yüzü düzgün ve polisiyeye göz kırpan bir tarihi kurmacaya dönüşür.

Kitabın dikkat çeken öğelerini özetlemek gerekirse; yaratılan atmosfer ve özellikle diyaloglar, yazmak isteyenlere ders verir niteliktedir -kanımca. Bunun yanında Homeros’un dizeleri de tüm roman boyunca karşımıza çıkar. Ackroyd’un “Tanrı yazar”lığa soyunması ise dikkat çeken bir diğer unsurdur.

Sonuç olarak, “Troya’nın Düşüşü” Ackroyd’un en sevdiğim kitabı olmanın oldukça uzağında. Ama bu onun diğer kitaplarını beklememi engellemiyor.

Yapı Kredi Yayınları
ISBN 978 - 975 - 08 - 1382 - 5
1. Baskı Şubat 2008
Çeviren Mehmet H. Doğan
Özgün Adı The Fall of Troy

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy verildi, ortalama: 4 / 5)
Loading ... Loading …


(*) Farklı bir biçimde olsa da, Julian Barnes da Flaubert’in peşine takılır “Flaubert’in Papağanı”nda.

Alain de Botton - Görmek ve Fark Etmek

Botton, Alain de, Deneme kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bu yazı Zafer Karkaç‘tan izin alınarak yayımlanmıştır.

Tol

 

Günümüzde işte mutlu olmamızın bu kadar zor olmasının nedeni gerçekleştiremeyeceğimiz hayaller kurmamızdır. Her işten Freud ve Roosevelt’in çalışırken aldıkları tatmini almayı bekliyoruz. Bunun yerine belki de Marx’ı okumalıyız. Tabii ki daha iyi bir dünya için verdiği reçeteler doğru çıkmadı, ancak işin neden bu kadar sefil bir şey olduğunu göstermeyi hala en iyi başaran odur.

Sayfa 58

İş hayatında mutlu olmak, mutlu olduğun işi yapmak, çalışmayı sevmek, sevmemek, hayalindeki işler hepsi günlük hayatımızda sık sık konuşmalarımızın içinde geçen sözler. Aynı şekilde kitaplarda da…

Alain de Botton‘un Modern toplumun ‘hüzünlü, mutsuz insanları’na yol göstermek adına tavsiyelerde de bulunduğu Görmek ve Fark Etmek adlı kitabında çalışma ve mutluluk üzerine farklı bir yorum tarihsel gerekçelerle ön plana çıkıyor.

Botton, yaşadığımız çağda modern dünya olarak tanımladığı kendi toplumunda (ki buna kısmi olarak biz de dahil edilebiliriz) “iş, bizi mutlu etmek zorundadır” görüşünün hakim olduğunu söylüyor.

Tarihsel gelişimine bakınca insanların bir arada yaşamaya başladığından beri kurulan tüm toplumlarda iş hayatın merkezine oturduğunu ancak ilk defa modern toplumlarda işin bir cezadan ya da bir kefaretten farklı bir şey olabileceğinin dile getirildiğini söylüyor. Ona göre, toplum, sağlıklı bir insanın maddi açıdan ihtiyacı olmasa da çalışmak istemesi gerektiği düşüncesini beyinlere yerleştirdi. Yaptığımız işin kişiliğimizi tanımladığı bir anlayış içerisinde yaşıyoruz diğer birçok toplum gibi. Botton, insanlara ilk sorulan soruların adının ne olduğu, nereli olduğu ve ne iş yaptığıdır diyor.

Tarihten örnekler verirken Roma ve Yunan uygarlıklarında iş kölelerin yapması gereken bir eylem olarak algılandığını belirtiyor. Platon ve Aristo’ya göre hayatta tatmine ulaşmanın tek yolu, kişisel bir gelire sahip olmaktan geçerdi; çünkü insan ancak böyle bir gelire sahip olduğunda günlük yaşamını rahatlıkla sürdürüp kendini ahlak ve maneviyat sorunlarını düşünmeye adayabilirdi.

“Çalışmayı neşeli bir eylem olarak tanımlanmasını ilk defa Rönesans döneminde İtalya şehir devletlerinde, özellikle de sanatçıların biyografilerinde görülmektedir. Michelangelo ve Leonardo gibi sanatçıların biyografilerinde çalışmanın ideal olarak özgünlük ve zafere giden bir yol olarak tanımlandığını görürüz.”

Leonardo sözgelimi, bugün GTD diye bilinen çalışma ve iş yapma yöntemleri gibi konularda, ve hatta farkında olmadan uyguladığımız birçok metodun da babası sayılabilir.

Daha sonraları XVIII. Yüzyılın sonlarına doğru Benjamin Franklin, Diderot ve Rousseau gibi düşünürlerin kitaplarında çalışmanın sadece para kazanma aracı olarak değil. Aynı zamanda ‘insanın kendisi olması’nın bir yolu olarak tanımlandığını görürüz.

Bu tanımlamalarla birlikte artık insanlar işlerini bir gurur kaynağı olarak görmeye başlamışlardır.

Çalışmayla ilgili birçok farklı görüş ve inanç yıllar boyu insanlar tarafından yaşatıldıktan sonra artık günümüzde gittikçe ağır basan bir görüş ortaya çıkmaya başladı. İnsanlar artık ‘neredeyse tüm iş türlerinin gerçekte sağladıkları tatminle verdikleri düşünülen tatmin arasında dağlar kadar fark olduğuna’ dair görüşlere daha çok inanmaya başladı.

Botton sonlara doğru büyük ölçüde yaptıkları işle kendilerinin var olduklarını hissedeceklerini düşünen insanların, kendilerini ve başarmak istediklerini yükseklere bir yerlere koymalarının bir sonucu olarak da ortaya çıktığı sonucuna varıyor. Burada başarı ve çalışmak sadece kişinin kendisinin belirlediği kıstaslarla değil aynı zamanda aile, mahalle, okul vb. gibi etkenlerinde sınırları belirlediği ve bireylerinde bunu kabul ettiği bir durum yaratmaktadır.

Diğer taraftan ise büyük bir çoğunluk ise hedef gösterilen ve istediği mutluluğu çalışarak elde edememenin verdiği şaşkınlıkla hayatlarını amaçsız balon başarılar elde etmek uğruna harcamaya devam etmektedirler.

Belki de Botton’ın dediği gibi ‘çalışmanın bize mutluluk getirmesi gerektiği düşüncesinden vazgeçersek iş hayatımız daha az eziyetli geçer.’

Murat Uyurkulak - Tol

Roman, Uyurkulak, Murat kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bu yazı Kaçakkova‘dan izin alınarak yayımlanmıştır.

Tol

 

Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.

Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar…

Annemin ağzı fazla bozuktu.

Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: “Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar…”

Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti.

Sayfa 11

Murat Uyurkulak

Rakı ekibinden kadro eksiklikleriyle gittik Murat Uyurkulak’ın okuma gecesine -20 Ekim 2008. İlk kitabı Tol, Almanca’ya Zorn başlığıyla çevrildi gectigimiz ay. Bunun üzerine Almanya’nın pek çok bölgesinde okuma etkinlikleri düzenlendi, Berlin durağını kaçırmak olmazdı. Daha önce kısaca sevdiğim kitaplardan biri olarak anmıştım Tol‘u, şimdi biraz daha söz etme vaktidir. Tol, Kürtçe intikam demek; “bir intikam romanı” alt başlığıyla yayınlanan kitabın ruhuna ve duygusuna denk düşen bir isim. Almanca Zorn kelimesi ne derece bunu karşılıyor, bilmiyorum: öfke, hiddet, kızgınlık anlamlarına geliyor bu kelime.

Tol, bana kalırsa, bir yol hikayesidir en başta. Diyarbakır’a giden bir trende tarihi yeniden kateden bir yolculuk hikayesi. Kitap boyunca -okuyanlar bilecektir- kahramanlarımız sürekli içmektedirler. Rakı, sarap, konyak ne bulursa içerler yol boyunca. Plastik bardakları devrime kaldırıp kadeh tokuştururlar. Öfeklidirler, yeniktirler, kederlidirler. Devrimcidirler, ama hiçbir aklı başında devrimcinin kabul edemeyeceği kadar kaçıktırlar. Bitmeyen bir hesapları vardır, tarihle olduğu kadar kendileriyle de. Herkesin biraz kaçık olduğu bir gayri resmi tarih yazımıdır hikaye aynı zamanda. Dünyayı havaya uçurmak ve kendini de yok etmek isteyen bir intikam peşinde.

Bütün bunların yanında ve bunlardan dolayı, bir tuhaf Yusuf masalıdır, Tol. İsmet Özel’in dizelerince, “bir yakış, bir yanış tasarımı beride” yola çıkılan bir yusuf masalı.

Yıllar sonra ben nedense hâlâ Yusuf’tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, bir şeyleri, bir yerleri diyordum, ama yetinmiyorlardı. Aç köpekler gibi soruyorlardı: Kimi, neyi, nereyi?

Borçlarımı, desem inanmazlardı. Borçlu olmamı yadırgarlardı. Yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlekle ceketi giyiyordum. Çaycıya bir kez bile çay ısmarlamamış, öğlen kazıntılarını simit kemirerek bastırmış, her mesafenin yayası olmuş, yaş günü partilerinin bir tekine bulaşmamıştım.

Aynur’un memelerini, desem hiç olmazdı. Aynur patronun yüksek lisanslı metresiydi. Ulaşılamayacak kadar pahalı memeleri vardı.

Ben de, onu diyordum. O’nu, O olanı. O kimdir diye soracak olduklarında, sizin ve benim tanımadığımız O, bir başka O, herkesin O’su diyordum. Gülüyorlardı tabii. Onların gözünde zararsız bir deliydim.

Sayfa 11 - 12

Murat Uyurkulak

Bir intikam kitabı olarak Tol, elbette öncelikle taşıdığı intikam duygusu ve öfkesiyle dikkat cekiyor. Okuma sırasında da bu türden sorular ve yorumlarla değerlendirildi. Açık ki, Uyurkulak’a intikam alındı mı, öfkeniz bitti mi sorusu çokca sorulmuştur, yine soruldu. Hiç bitmediğini, aksine daha da dolmuş durumda olduğunu söyleyerek karşılık verdi sorulara Uyurkulak.

12 Eylül gecesine çocukluğu denk gelen, bütün o karanlık yıllar içinde büyüyen bir yazarın hikayesi sonuçta okuduğumuz. Öfkenin her şeyden önce buraya, bu tarihsel kesite yönelmişliği söz konusu ilk olarak. Ben bu öfkeye eşlik eden bir başka güçlü duyguyu, değerlendirmelerde biraz geri planda tutulan hüznü ya da kederi de vurgulayarak eklemek istiyorum ayrıca. Sanıyorum böylece ikinci tür bir darbeden de sözedebileceğizdir artık. Doğrusu Murat Uyurkulak için bu söyleceklerim ne derece yerinde bulunacaktır hiçbir fikrim yok, ancak üzerinde durmak gerektiği kanısındayım. 1989′da sosyalist ülkelerin dağılmasıyla açığa çıkan bir darbedir bu sözetmek istediğim. Yıkılan duvarın enkazında, ayakta kalan/kalmaya çalışan yaralı bir bilinç kalmıştır geriye. Öyle ki, tarihin kapısı kapanmış, ancak Yusuf içerisi mi dışarısı mı olduğundan emin olamayacağı bir yersizlikte kalmıştır sanki.

Nihayetinde ve nitekim, yusuf, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk olmaktan ibaret değildir; aynı zamanda bildiği ve öğrendiği hiç bir şeyden artık emin olmayan, ağzını her açtığında dudakları bir balık gibi yuvarlaklaşıp ağır ağır açılıp kapanan ve beynindeki cümle fikirleri felç eden bir sıvıyla dolaşan sudan çıkmış bir balıktır da. Bildiği her şey boşa çıkmakta, yaşı ilerledikçe emin olacağı şeyler artmak yerine sürekli azalmaktadır. Uyurkulak’ta belirgin bir Oğuz Atay etkisi vardır ve bence bu etkinin en çok kendisini hissettirdiği zamanlar, bu içsel acının acıklıbirgülünçlükle belirdiği zamanlardır genellikle.

Bu nedenle tabelada sadece Vakit:1, Tavuk :0 yazmaz, skor daha da vahimdir.

Murat Uyurkulak

Neyse ki tabelayı ara ara silebilme şansın vardı. Bir sabah kalkıyor, sigaraya, içkiye, pespayeliğe lanetler okuyup eline fırçayı alıyor ve tabelayı boydan boya beyaza boyuyordun. Ve karşısına geçip mutlu mesut son sigaranı yakıyordun. Ne var ki sigaradan daha son nefesi çekerken, o taze mutluluk, o güçlü bir arabanın gazına hafif hafif dokunma hissi dondurma misali erimeye, fazla vefalı bir cıvata gibi aşınmaya başlıyordu. Kaçınılmaz olanı, çok iyi tanıdığın sonu beklemeye başlıyordun böylece. İşe gidiyordun, mesai yapıyordun ve akşam müdavimi olduğun meyhanenin kapısından girerken, tabelada bu kez siyah rakamlarla, daha da vahim bir skorun yazdığını görüyordun:

Hayat: 5 - Balık: 0.

Sayfa 12 - 13

Geriye, güzelliğini bir ihtimal olmasından alan devrim kalmaktadır bir tek -”bir ihtimal olduğunda devrim ne kadar güzel“. Gerçekleştiğinde travmatik bir hayal kırıklığına dönüşen devrimler bundan daha iyi anlatılamazdı -etkileyici bir başka tanımda Ursula K. Le Guin’den gelmişti zamanında, “devrimi yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak” diyerek. Diyalektikçilerin pek sevdiği “olasılık” ve “gerçeklik” kategorileri, burada, tamamen altüst edilebilmeli ve ille olacaksa bir negatif diyalektiğin konusu olarak düşünülebilmelidir. Öyle ki, olasılık ve gerçeklik arasındaki sınır, diyalektik tarihselliğin bir süreklilik bağıntısını değil, olası her gerçeklikteki imkansızın arzusunu imlediğinde güzellikle ilişkilendirilebilir. Skor belki sürekli aleyhine büyüyecek, ama yine de her şeyin değişebilme ihtimaline yüklenen arzu, heyecan verecek tek düşünce olarak belirecektir -bu aynı zamanda belki de adorno’nun düşüncenin tek umudu dediği şeyin yegane öncülüdür; kendisini durmadan inkar eden gerçekliğe teslim olmayı çözüştürecek kadar soluk almaya imkan verecek bir ihtimal. Her zaman, yani zaman’ın her şimdiki an’ında, ancak kendini geçmişin diliyle kurabilecek, vaktiyle güzel olan bir ihtimal. Gercekleşen devrimlerin kabuslarını artık bilen, kırıklıklarını taşıyan bir bilincin, tarihe getirdiği kederli bir itiraz haliyle.