Günlerin Tortusu

Sanatçılar kategorisi arşivi

Edmond Eugène Alexis Rostand 90 yıl önce dün ölmüş,
Cyrano de Bergerac sonsuza dek yaşayacak.
Öyleyse Rostand için artık yok diyebilir miyiz?

Günaydın, Rostand, Edmond, Ustalara Saygı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Doç. Sabri Esat Siyavuşgil çevirisinden…

kaynak

kaynak

kaynak

Gerbevilleirs yıkıntılarında - 7 Aralık 1918

Vikipedi Türkçe
Wikipedia Fransızca
Wikipedia İngilizce
Edmond Rostand Dostları Fransızca
edmond-rostand.com Fransızca
Cyrano de Bergerac Fransızca - Çok doyurucu
Cyrano fotoğrafları - Life dergisi
Vikipedi - Cyrano de Bergerac (oyun) Türkçe
Wikipedia - Cyrano de Bergerac (oyun) Fransızca
Wikipedia - Cyrano de Bergerac (oyun) İngilizce
Cyrano de Bergerac - metin Fransızca
Cyrano de Bergerac - 1926 basımı Kitabın taranmış hali

İki romancı: Honoré de Urfé ve Emile Zola. Duygusal Roman ve Natüralist Roman
kaynak

Faust çevirisi ve adaptasyonu

James Rufus Agee 99 yıl önce bugün doğmuş…

Agee, James, Günaydın, Ustalara Saygı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

1949

16 Eylül 1952 - Stork Club’da Mia ve James Agee, Oona ve Charles Chaplin’le…

Trombonda Wilder Hobson, James Agee piyano çalıyor…

Time dergisi yazarları - 1945 - James Agee en üstte soldan ikinci…

1937 - Old Field - Long Island - New York

1937 - Old Field - Long Island - New York

1937 - Old Field - Long Island - New York

1937 - Old Field - Long Island - New York - Wilder Hodson ile

1937 - Old Field - Long Island - New York - Wilder Hodson ile

Wikipedia İngilizce
Wikipedia Fransızca
NY Times’tan bir makale İngilizce
Genel Bilgiler İngilizce
Today in Literature
Brittanica Online İngilizce
PBS
Let Us Now Praise Famous Men

Peter Ackroyd - Troya’nın Düşüşü

Ackroyd, Peter, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Troya'nın Düşüşü

 

“Ben bir toprak ve taş adamıyım, Mr. Thornton. Sizin düşüncelerinize yetişemem.”
“Bunlar eski Sanskritçenin aynısı. Şunu görüyor musunuz? Şu iki işaret, birçok sözcüğün sonuna konuyor. Bunların zamanları belirlediğini sanıyorum. Onları ya ve tva diye yorumladım ben. Ne olduklarını biliyor musunuz, Herr Obermann?”
“Siz söyleyeceksiniz bana.”
“Eski Sanskritçe.” Obermann sakin sakin bakıyordu ona. “Görmüyor musunuz? Troyalılar eski Veda’ların dilini konuşuyordu. Onlar Rigveda ve Samaveda halkından!”
“İmkânsız, efendim. Anlamsız. Onlar Yunanlıydı, Hintli değil.”
“Onların Hintli olduğunu söylemedim. Kökleri Pencap’ta ve Utar Pradeş’te olan halkın bir parçasıydılar. Yunanlılardan çok çok eskiydiler. Sizi heyecanlandırmıyor mu bu?” Obermann öylece sessiz duruyordu. “Fenike ya da Yunan alfabelerinden çok önceki yazının kanıtı bu. Bir sırrın ortaya çıkışı!”
“Yorumlamanızda bir yanlışlık yapıyorsunuz, Mr. Thornton. Doğru değil bu. Yanlış bir izlenim.”
“Bu fikrinizi hangi kanıta dayandırıyorsunuz, efendim?”
“Benim fikrim değil bu. Benim yargım.”
“Yargınızın, öyle olsun, ama açıklanması gerekir.”
“Açıklanması mı? Ben bütün hayatımı, bütün servetimi bu kenti inceleyerek harcadım, Mr Thornton.”
“Konumuz bu değil.”
“Arkeolojiye yeni bir dünya açmak için gece gündüz çalıştım ben. Hiç kimsenin bugüne kadar yapmadığı ya da yapamadığı şeyi yaptım.”
“Siz yalnızca kendinizden söz ediyorsunuz.”
“Sözümü kesmeyin. Troya, bu kürede insanlar oturduğu sürece ayakta duracak. Şu dünyada ilk şiirin söylendiği günden bugüne Homeros ve başka binlerce şair Troya halkını üne kavuşturdu. Onlar hep Avrupalıydı, Asyalı değil. Onların Doğu’dan gelmiş oldukları fikri, anlamsız bir şey. Sizin kuramınız hatırına evrensel geleneği alaşağı mı edeceğiz?”

Sayfa 171

Bazı yazarlar vardır, bir kitabını baş ucu kitabı olarak bellediniz mi, ne yazsa heyecanlanırsınız. Yazacağı tüm eserleri bekler, dergilerdeki söyleşilerini takip eder, gazetelerde çıkan haberleri yutarcasına okursunuz -sonra okuduklarınızı hazmetmek için tekrar geri dönersiniz. “Baş ucu yazarlarımın” -maalesef- birçoğu yaşamıyor. Ackroyd benim için bu nedenle çok önemli.

Ackroyd’u “Oscar Wilde’ın Son Vasiyeti” ile takip etmeye başladım. O da, bu kitabında Oscar Wilde’ın izini sürüyordu. Bir yazarın bir diğerinin izini sürmesi, onun biçemiyle/kalemiyle serüvenini devam ettirmesi o yazara önce saygı duyarak, sonra da onu çok severek mümkün olabilir. Ancak burada yazarın kendisine büyük bir meydan okuması da söz konusudur ki, “Vasiyet”te Ackroyd’un yaptığı tam da budur. (*)

Londra’yı eserlerinin çoğunda bir roman kahramanı olarak kullanır Ackroyd (Burada Tanpınar’a “Huzur”lu bir selam vermenin tam sırasıdır). Hatta “Londra: Biyografi” adlı eserinde bu şehrin çağlar boyunca gelişimini gözler önüne serer. “Troya’nın Düşüşü”nde seçilen mekanın -adından da anlaşılacağı üzere- Londra’nın dışında ve Çanakkale’de geçmesi bu anlamda bir sürprizdir. Homeros’un yapıtlarını takip edip Troya şehrinin Çanakkale’nin Hisarlık mevkiinde olduğunu tahmin eden ve bulan Heinrich Schliemann (kitapta Heinrich Obermann) ve karısı Sophia’nın; bunun Peter Ackroydyanısıra Troya’nın öyküsüdür anlatılan. Yaşam öyküsel öğeler usta bir yazarın elinde eli yüzü düzgün ve polisiyeye göz kırpan bir tarihi kurmacaya dönüşür.

Kitabın dikkat çeken öğelerini özetlemek gerekirse; yaratılan atmosfer ve özellikle diyaloglar, yazmak isteyenlere ders verir niteliktedir -kanımca. Bunun yanında Homeros’un dizeleri de tüm roman boyunca karşımıza çıkar. Ackroyd’un “Tanrı yazar”lığa soyunması ise dikkat çeken bir diğer unsurdur.

Sonuç olarak, “Troya’nın Düşüşü” Ackroyd’un en sevdiğim kitabı olmanın oldukça uzağında. Ama bu onun diğer kitaplarını beklememi engellemiyor.

Yapı Kredi Yayınları
ISBN 978 - 975 - 08 - 1382 - 5
1. Baskı Şubat 2008
Çeviren Mehmet H. Doğan
Özgün Adı The Fall of Troy

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy verildi, ortalama: 4 / 5)
Loading ... Loading …


(*) Farklı bir biçimde olsa da, Julian Barnes da Flaubert’in peşine takılır “Flaubert’in Papağanı”nda.

Alain de Botton - Görmek ve Fark Etmek

Botton, Alain de, Deneme kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bu yazı Zafer Karkaç‘tan izin alınarak yayımlanmıştır.

Tol

 

Günümüzde işte mutlu olmamızın bu kadar zor olmasının nedeni gerçekleştiremeyeceğimiz hayaller kurmamızdır. Her işten Freud ve Roosevelt’in çalışırken aldıkları tatmini almayı bekliyoruz. Bunun yerine belki de Marx’ı okumalıyız. Tabii ki daha iyi bir dünya için verdiği reçeteler doğru çıkmadı, ancak işin neden bu kadar sefil bir şey olduğunu göstermeyi hala en iyi başaran odur.

Sayfa 58

İş hayatında mutlu olmak, mutlu olduğun işi yapmak, çalışmayı sevmek, sevmemek, hayalindeki işler hepsi günlük hayatımızda sık sık konuşmalarımızın içinde geçen sözler. Aynı şekilde kitaplarda da…

Alain de Botton‘un Modern toplumun ‘hüzünlü, mutsuz insanları’na yol göstermek adına tavsiyelerde de bulunduğu Görmek ve Fark Etmek adlı kitabında çalışma ve mutluluk üzerine farklı bir yorum tarihsel gerekçelerle ön plana çıkıyor.

Botton, yaşadığımız çağda modern dünya olarak tanımladığı kendi toplumunda (ki buna kısmi olarak biz de dahil edilebiliriz) “iş, bizi mutlu etmek zorundadır” görüşünün hakim olduğunu söylüyor.

Tarihsel gelişimine bakınca insanların bir arada yaşamaya başladığından beri kurulan tüm toplumlarda iş hayatın merkezine oturduğunu ancak ilk defa modern toplumlarda işin bir cezadan ya da bir kefaretten farklı bir şey olabileceğinin dile getirildiğini söylüyor. Ona göre, toplum, sağlıklı bir insanın maddi açıdan ihtiyacı olmasa da çalışmak istemesi gerektiği düşüncesini beyinlere yerleştirdi. Yaptığımız işin kişiliğimizi tanımladığı bir anlayış içerisinde yaşıyoruz diğer birçok toplum gibi. Botton, insanlara ilk sorulan soruların adının ne olduğu, nereli olduğu ve ne iş yaptığıdır diyor.

Tarihten örnekler verirken Roma ve Yunan uygarlıklarında iş kölelerin yapması gereken bir eylem olarak algılandığını belirtiyor. Platon ve Aristo’ya göre hayatta tatmine ulaşmanın tek yolu, kişisel bir gelire sahip olmaktan geçerdi; çünkü insan ancak böyle bir gelire sahip olduğunda günlük yaşamını rahatlıkla sürdürüp kendini ahlak ve maneviyat sorunlarını düşünmeye adayabilirdi.

“Çalışmayı neşeli bir eylem olarak tanımlanmasını ilk defa Rönesans döneminde İtalya şehir devletlerinde, özellikle de sanatçıların biyografilerinde görülmektedir. Michelangelo ve Leonardo gibi sanatçıların biyografilerinde çalışmanın ideal olarak özgünlük ve zafere giden bir yol olarak tanımlandığını görürüz.”

Leonardo sözgelimi, bugün GTD diye bilinen çalışma ve iş yapma yöntemleri gibi konularda, ve hatta farkında olmadan uyguladığımız birçok metodun da babası sayılabilir.

Daha sonraları XVIII. Yüzyılın sonlarına doğru Benjamin Franklin, Diderot ve Rousseau gibi düşünürlerin kitaplarında çalışmanın sadece para kazanma aracı olarak değil. Aynı zamanda ‘insanın kendisi olması’nın bir yolu olarak tanımlandığını görürüz.

Bu tanımlamalarla birlikte artık insanlar işlerini bir gurur kaynağı olarak görmeye başlamışlardır.

Çalışmayla ilgili birçok farklı görüş ve inanç yıllar boyu insanlar tarafından yaşatıldıktan sonra artık günümüzde gittikçe ağır basan bir görüş ortaya çıkmaya başladı. İnsanlar artık ‘neredeyse tüm iş türlerinin gerçekte sağladıkları tatminle verdikleri düşünülen tatmin arasında dağlar kadar fark olduğuna’ dair görüşlere daha çok inanmaya başladı.

Botton sonlara doğru büyük ölçüde yaptıkları işle kendilerinin var olduklarını hissedeceklerini düşünen insanların, kendilerini ve başarmak istediklerini yükseklere bir yerlere koymalarının bir sonucu olarak da ortaya çıktığı sonucuna varıyor. Burada başarı ve çalışmak sadece kişinin kendisinin belirlediği kıstaslarla değil aynı zamanda aile, mahalle, okul vb. gibi etkenlerinde sınırları belirlediği ve bireylerinde bunu kabul ettiği bir durum yaratmaktadır.

Diğer taraftan ise büyük bir çoğunluk ise hedef gösterilen ve istediği mutluluğu çalışarak elde edememenin verdiği şaşkınlıkla hayatlarını amaçsız balon başarılar elde etmek uğruna harcamaya devam etmektedirler.

Belki de Botton’ın dediği gibi ‘çalışmanın bize mutluluk getirmesi gerektiği düşüncesinden vazgeçersek iş hayatımız daha az eziyetli geçer.’

Murat Uyurkulak - Tol

Roman, Uyurkulak, Murat kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bu yazı Kaçakkova‘dan izin alınarak yayımlanmıştır.

Tol

 

Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.

Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar…

Annemin ağzı fazla bozuktu.

Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: “Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar…”

Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti.

Sayfa 11

Murat Uyurkulak

Rakı ekibinden kadro eksiklikleriyle gittik Murat Uyurkulak’ın okuma gecesine -20 Ekim 2008. İlk kitabı Tol, Almanca’ya Zorn başlığıyla çevrildi gectigimiz ay. Bunun üzerine Almanya’nın pek çok bölgesinde okuma etkinlikleri düzenlendi, Berlin durağını kaçırmak olmazdı. Daha önce kısaca sevdiğim kitaplardan biri olarak anmıştım Tol‘u, şimdi biraz daha söz etme vaktidir. Tol, Kürtçe intikam demek; “bir intikam romanı” alt başlığıyla yayınlanan kitabın ruhuna ve duygusuna denk düşen bir isim. Almanca Zorn kelimesi ne derece bunu karşılıyor, bilmiyorum: öfke, hiddet, kızgınlık anlamlarına geliyor bu kelime.

Tol, bana kalırsa, bir yol hikayesidir en başta. Diyarbakır’a giden bir trende tarihi yeniden kateden bir yolculuk hikayesi. Kitap boyunca -okuyanlar bilecektir- kahramanlarımız sürekli içmektedirler. Rakı, sarap, konyak ne bulursa içerler yol boyunca. Plastik bardakları devrime kaldırıp kadeh tokuştururlar. Öfeklidirler, yeniktirler, kederlidirler. Devrimcidirler, ama hiçbir aklı başında devrimcinin kabul edemeyeceği kadar kaçıktırlar. Bitmeyen bir hesapları vardır, tarihle olduğu kadar kendileriyle de. Herkesin biraz kaçık olduğu bir gayri resmi tarih yazımıdır hikaye aynı zamanda. Dünyayı havaya uçurmak ve kendini de yok etmek isteyen bir intikam peşinde.

Bütün bunların yanında ve bunlardan dolayı, bir tuhaf Yusuf masalıdır, Tol. İsmet Özel’in dizelerince, “bir yakış, bir yanış tasarımı beride” yola çıkılan bir yusuf masalı.

Yıllar sonra ben nedense hâlâ Yusuf’tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, bir şeyleri, bir yerleri diyordum, ama yetinmiyorlardı. Aç köpekler gibi soruyorlardı: Kimi, neyi, nereyi?

Borçlarımı, desem inanmazlardı. Borçlu olmamı yadırgarlardı. Yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlekle ceketi giyiyordum. Çaycıya bir kez bile çay ısmarlamamış, öğlen kazıntılarını simit kemirerek bastırmış, her mesafenin yayası olmuş, yaş günü partilerinin bir tekine bulaşmamıştım.

Aynur’un memelerini, desem hiç olmazdı. Aynur patronun yüksek lisanslı metresiydi. Ulaşılamayacak kadar pahalı memeleri vardı.

Ben de, onu diyordum. O’nu, O olanı. O kimdir diye soracak olduklarında, sizin ve benim tanımadığımız O, bir başka O, herkesin O’su diyordum. Gülüyorlardı tabii. Onların gözünde zararsız bir deliydim.

Sayfa 11 - 12

Murat Uyurkulak

Bir intikam kitabı olarak Tol, elbette öncelikle taşıdığı intikam duygusu ve öfkesiyle dikkat cekiyor. Okuma sırasında da bu türden sorular ve yorumlarla değerlendirildi. Açık ki, Uyurkulak’a intikam alındı mı, öfkeniz bitti mi sorusu çokca sorulmuştur, yine soruldu. Hiç bitmediğini, aksine daha da dolmuş durumda olduğunu söyleyerek karşılık verdi sorulara Uyurkulak.

12 Eylül gecesine çocukluğu denk gelen, bütün o karanlık yıllar içinde büyüyen bir yazarın hikayesi sonuçta okuduğumuz. Öfkenin her şeyden önce buraya, bu tarihsel kesite yönelmişliği söz konusu ilk olarak. Ben bu öfkeye eşlik eden bir başka güçlü duyguyu, değerlendirmelerde biraz geri planda tutulan hüznü ya da kederi de vurgulayarak eklemek istiyorum ayrıca. Sanıyorum böylece ikinci tür bir darbeden de sözedebileceğizdir artık. Doğrusu Murat Uyurkulak için bu söyleceklerim ne derece yerinde bulunacaktır hiçbir fikrim yok, ancak üzerinde durmak gerektiği kanısındayım. 1989′da sosyalist ülkelerin dağılmasıyla açığa çıkan bir darbedir bu sözetmek istediğim. Yıkılan duvarın enkazında, ayakta kalan/kalmaya çalışan yaralı bir bilinç kalmıştır geriye. Öyle ki, tarihin kapısı kapanmış, ancak Yusuf içerisi mi dışarısı mı olduğundan emin olamayacağı bir yersizlikte kalmıştır sanki.

Nihayetinde ve nitekim, yusuf, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk olmaktan ibaret değildir; aynı zamanda bildiği ve öğrendiği hiç bir şeyden artık emin olmayan, ağzını her açtığında dudakları bir balık gibi yuvarlaklaşıp ağır ağır açılıp kapanan ve beynindeki cümle fikirleri felç eden bir sıvıyla dolaşan sudan çıkmış bir balıktır da. Bildiği her şey boşa çıkmakta, yaşı ilerledikçe emin olacağı şeyler artmak yerine sürekli azalmaktadır. Uyurkulak’ta belirgin bir Oğuz Atay etkisi vardır ve bence bu etkinin en çok kendisini hissettirdiği zamanlar, bu içsel acının acıklıbirgülünçlükle belirdiği zamanlardır genellikle.

Bu nedenle tabelada sadece Vakit:1, Tavuk :0 yazmaz, skor daha da vahimdir.

Murat Uyurkulak

Neyse ki tabelayı ara ara silebilme şansın vardı. Bir sabah kalkıyor, sigaraya, içkiye, pespayeliğe lanetler okuyup eline fırçayı alıyor ve tabelayı boydan boya beyaza boyuyordun. Ve karşısına geçip mutlu mesut son sigaranı yakıyordun. Ne var ki sigaradan daha son nefesi çekerken, o taze mutluluk, o güçlü bir arabanın gazına hafif hafif dokunma hissi dondurma misali erimeye, fazla vefalı bir cıvata gibi aşınmaya başlıyordu. Kaçınılmaz olanı, çok iyi tanıdığın sonu beklemeye başlıyordun böylece. İşe gidiyordun, mesai yapıyordun ve akşam müdavimi olduğun meyhanenin kapısından girerken, tabelada bu kez siyah rakamlarla, daha da vahim bir skorun yazdığını görüyordun:

Hayat: 5 - Balık: 0.

Sayfa 12 - 13

Geriye, güzelliğini bir ihtimal olmasından alan devrim kalmaktadır bir tek -”bir ihtimal olduğunda devrim ne kadar güzel“. Gerçekleştiğinde travmatik bir hayal kırıklığına dönüşen devrimler bundan daha iyi anlatılamazdı -etkileyici bir başka tanımda Ursula K. Le Guin’den gelmişti zamanında, “devrimi yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak” diyerek. Diyalektikçilerin pek sevdiği “olasılık” ve “gerçeklik” kategorileri, burada, tamamen altüst edilebilmeli ve ille olacaksa bir negatif diyalektiğin konusu olarak düşünülebilmelidir. Öyle ki, olasılık ve gerçeklik arasındaki sınır, diyalektik tarihselliğin bir süreklilik bağıntısını değil, olası her gerçeklikteki imkansızın arzusunu imlediğinde güzellikle ilişkilendirilebilir. Skor belki sürekli aleyhine büyüyecek, ama yine de her şeyin değişebilme ihtimaline yüklenen arzu, heyecan verecek tek düşünce olarak belirecektir -bu aynı zamanda belki de adorno’nun düşüncenin tek umudu dediği şeyin yegane öncülüdür; kendisini durmadan inkar eden gerçekliğe teslim olmayı çözüştürecek kadar soluk almaya imkan verecek bir ihtimal. Her zaman, yani zaman’ın her şimdiki an’ında, ancak kendini geçmişin diliyle kurabilecek, vaktiyle güzel olan bir ihtimal. Gercekleşen devrimlerin kabuslarını artık bilen, kırıklıklarını taşıyan bir bilincin, tarihe getirdiği kederli bir itiraz haliyle.