Günlerin Tortusu

Ackroyd, Peter kategorisi arşivi

Peter Ackroyd - Troya’nın Düşüşü

Ackroyd, Peter, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Troya'nın Düşüşü

 

“Ben bir toprak ve taş adamıyım, Mr. Thornton. Sizin düşüncelerinize yetişemem.”
“Bunlar eski Sanskritçenin aynısı. Şunu görüyor musunuz? Şu iki işaret, birçok sözcüğün sonuna konuyor. Bunların zamanları belirlediğini sanıyorum. Onları ya ve tva diye yorumladım ben. Ne olduklarını biliyor musunuz, Herr Obermann?”
“Siz söyleyeceksiniz bana.”
“Eski Sanskritçe.” Obermann sakin sakin bakıyordu ona. “Görmüyor musunuz? Troyalılar eski Veda’ların dilini konuşuyordu. Onlar Rigveda ve Samaveda halkından!”
“İmkânsız, efendim. Anlamsız. Onlar Yunanlıydı, Hintli değil.”
“Onların Hintli olduğunu söylemedim. Kökleri Pencap’ta ve Utar Pradeş’te olan halkın bir parçasıydılar. Yunanlılardan çok çok eskiydiler. Sizi heyecanlandırmıyor mu bu?” Obermann öylece sessiz duruyordu. “Fenike ya da Yunan alfabelerinden çok önceki yazının kanıtı bu. Bir sırrın ortaya çıkışı!”
“Yorumlamanızda bir yanlışlık yapıyorsunuz, Mr. Thornton. Doğru değil bu. Yanlış bir izlenim.”
“Bu fikrinizi hangi kanıta dayandırıyorsunuz, efendim?”
“Benim fikrim değil bu. Benim yargım.”
“Yargınızın, öyle olsun, ama açıklanması gerekir.”
“Açıklanması mı? Ben bütün hayatımı, bütün servetimi bu kenti inceleyerek harcadım, Mr Thornton.”
“Konumuz bu değil.”
“Arkeolojiye yeni bir dünya açmak için gece gündüz çalıştım ben. Hiç kimsenin bugüne kadar yapmadığı ya da yapamadığı şeyi yaptım.”
“Siz yalnızca kendinizden söz ediyorsunuz.”
“Sözümü kesmeyin. Troya, bu kürede insanlar oturduğu sürece ayakta duracak. Şu dünyada ilk şiirin söylendiği günden bugüne Homeros ve başka binlerce şair Troya halkını üne kavuşturdu. Onlar hep Avrupalıydı, Asyalı değil. Onların Doğu’dan gelmiş oldukları fikri, anlamsız bir şey. Sizin kuramınız hatırına evrensel geleneği alaşağı mı edeceğiz?”

Sayfa 171

Bazı yazarlar vardır, bir kitabını baş ucu kitabı olarak bellediniz mi, ne yazsa heyecanlanırsınız. Yazacağı tüm eserleri bekler, dergilerdeki söyleşilerini takip eder, gazetelerde çıkan haberleri yutarcasına okursunuz -sonra okuduklarınızı hazmetmek için tekrar geri dönersiniz. “Baş ucu yazarlarımın” -maalesef- birçoğu yaşamıyor. Ackroyd benim için bu nedenle çok önemli.

Ackroyd’u “Oscar Wilde’ın Son Vasiyeti” ile takip etmeye başladım. O da, bu kitabında Oscar Wilde’ın izini sürüyordu. Bir yazarın bir diğerinin izini sürmesi, onun biçemiyle/kalemiyle serüvenini devam ettirmesi o yazara önce saygı duyarak, sonra da onu çok severek mümkün olabilir. Ancak burada yazarın kendisine büyük bir meydan okuması da söz konusudur ki, “Vasiyet”te Ackroyd’un yaptığı tam da budur. (*)

Londra’yı eserlerinin çoğunda bir roman kahramanı olarak kullanır Ackroyd (Burada Tanpınar’a “Huzur”lu bir selam vermenin tam sırasıdır). Hatta “Londra: Biyografi” adlı eserinde bu şehrin çağlar boyunca gelişimini gözler önüne serer. “Troya’nın Düşüşü”nde seçilen mekanın -adından da anlaşılacağı üzere- Londra’nın dışında ve Çanakkale’de geçmesi bu anlamda bir sürprizdir. Homeros’un yapıtlarını takip edip Troya şehrinin Çanakkale’nin Hisarlık mevkiinde olduğunu tahmin eden ve bulan Heinrich Schliemann (kitapta Heinrich Obermann) ve karısı Sophia’nın; bunun Peter Ackroydyanısıra Troya’nın öyküsüdür anlatılan. Yaşam öyküsel öğeler usta bir yazarın elinde eli yüzü düzgün ve polisiyeye göz kırpan bir tarihi kurmacaya dönüşür.

Kitabın dikkat çeken öğelerini özetlemek gerekirse; yaratılan atmosfer ve özellikle diyaloglar, yazmak isteyenlere ders verir niteliktedir -kanımca. Bunun yanında Homeros’un dizeleri de tüm roman boyunca karşımıza çıkar. Ackroyd’un “Tanrı yazar”lığa soyunması ise dikkat çeken bir diğer unsurdur.

Sonuç olarak, “Troya’nın Düşüşü” Ackroyd’un en sevdiğim kitabı olmanın oldukça uzağında. Ama bu onun diğer kitaplarını beklememi engellemiyor.

Yapı Kredi Yayınları
ISBN 978 - 975 - 08 - 1382 - 5
1. Baskı Şubat 2008
Çeviren Mehmet H. Doğan
Özgün Adı The Fall of Troy

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy verildi, ortalama: 4 / 5)
Loading ... Loading …


(*) Farklı bir biçimde olsa da, Julian Barnes da Flaubert’in peşine takılır “Flaubert’in Papağanı”nda.

Kuyu (*)

Ackroyd, Peter, Barnes, Julian, Berger, John, Karasu, Bilge, Pavese, Cesare, Plath, Sylvia, Ustalara Saygı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.


Tek sorun aynı düşü paylaşıp paylaşmadığımız…
John BERGER, G.

I.

Yazarın yaptığı umudun yaratılarda büyütülmesiyse; gül değil, laleler yetiştirmeye calışmaksa - mavi, masmavi laleler, alsemenderler-; bu alsemenderlerin koptuktan birkaç dakika sonra yok olacağını bilmekse ve bu biliş yeni laleler yetiştirmeye engel değilse; yeni bir tohumu almak, onu sulamak, güneşin önüne koymak, büyümesini, boy atmasını beklemek ve sonra bu büyüyen alsemenderlerin koptuğunu, kendisinden de koptuğunu gözlemlemekse (gelsin yeni tohumlar da nereye kadar?); hayatın bunca anlamsızlığında hayata bir nebze anlam katabilme çabasıysa; dibe inme ve dipte ne olduğunu görme uğraşıysa; her yazdığıyla kuyunun dibine biraz daha yaklaşmak ve dipte ne olduğunu bilerek bir adım daha atmaksa; yazar cesurdur.

Peki bu cesaret nereden gelir? Daha açık bir biçimde neden yazıyor bunca yazar?

‘Uçurumdan kurtulmanın tek yolu; ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.’ [1]

Bir yazarı gerçekten keşfetmek, onun bir kitabından büyük zevk alıp diğer kitaplarını da bir solukta okumak mıdır, onun neden yazdığını anlamaya mı çalışmaktır?

Kanımca birinci yaklaşım buzdağının ne kadar görünen kısmıysa, ikinci yaklaşım da o kadar görünmeyen kısmıdır.

II.

Kuyunun dibinde su yerine kum bulmak. (Bilmiyorlar mıydı?) İşte yine de her şeyin bittiği an.

Sylvia Plath son bir çabayla o kumu tırnaklamıştı, belki suyu bulurum diye ve sonra o hep yanında taşıdığı sırça fanusu kuyunun duvarına çarpmıştı. Pavese de kendi kuyusunda kumlu dibe dokunanlardandı.

III.

Herkesin farklı bir yol izlediği kendi doğrularını kendi bulma çabası içinde, kimileriyse (bir çokları) o kuyuları görüp bakmamayı tercih ediyorlar ve dönüp gerisin geriye kendilerini ‘yaşamın kollarına atıyorlar’.

Kendi kuyusunu görmezden gelmeye ne ad verirdiniz: Esaret?

Bir diğer grupsa başkalarının kuyularına iniyor. Onların kuyularında kendini keşfetme çabası bu. Her kuyu birbirine benzer diyen geri zekalılara cevap veriyorlar sanki. Bazıları işi abartıp o yazarların ipiyle dibe ulaşmaya çabalıyor. Birincilere örnek Julian Barnes, keşfettiği kuyunun dibinde herkesten daha büyük bir heyecan duyuyor. Flaubert’in dokunduğu taşları özenle okşuyor. İkincilere örnek Peter Ackroyd’sa, Oscar Wilde’ın o zaten ipince kalmış, inceltilmiş ipiyle; yani onun dilini, cümle yapılarını kullanarak ’son vasiyet’i yerine getiriyor. İkisi de alsemenderlerine daha önceki alsemenderlerden aşılar yapıyor.

IV.

Esaret, uçurumdan kurtulmak icin gereken boşluğun bulunamamasıdır. Biz dipsiz kuyular arıyoruz.

[1] Bu alıntının nereden olduğunu hatırlamıyorum, Pavese olması olası.

(*) 1997 yılında Hayalet Gemi dergisinde yayınlanan bu deneme, Little Drop of Poison blogundaki Collapsing and Hanging yazısındaki yorumlara ek olarak Günlerin Tortusu’ndaki yerini aldı.