Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.
Örgütleme
Bir kez şöyle dedi Bay Keuner: “Düşünen insan gerektiğinden çok ışık, gerektiğinden çok bir dilim ekmek, gerektiğinden çok düşünce tüketmez.”
İki kent
Bay Keuner A kenti yerine B kentini yeğlemişti. “A kentinde” dediydi, “insanlar beni seviyorlar; ama B kentinde insanlar bana dostça yaklaştılar. A kentinde bana yararları dokundu; ama B kentinde insanların bana gereksinmesi vardı. A kentinde insanlar beni masaya buyur ettiler, ama B kentinde benim mutfağa girmemi önerdiler.”
Çizgiler: Behiç Ak
Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.
Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şeker de yiyebilsinler.
Nazım Hikmet
Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.
Bir 4 Temmuz yazısı yazmak çok zor benim için, ama yazmalıyım. Bu yüzden gündökümlerini karıştırıyorum Tomris Uyar’ın. 4 Temmuz’da ne yazmış diye. Hiçbir şey yazmamış. Hiç. Bugüne ait bir gündökümü yok.
Öyleyse 15 Mart 1975 tarihli yayımlanan ilk gündökümünü yazarım ben de:
“Her girişte, vücudumuzun bir parçası madende kalır,” dedi radyoda konuşan maden işçisi. Edebiyatta bedenden verilen fireler bu kadar elle tutulur olmasa da, kesinlikle var. Taze duyguları taze sözlerle aktarmak isteyen yazar, bu yüzden büyük sızılar çekiyor. Doğum sancısı gibi bir şey “nasıl iletmek” sorunu… Kişiyi dolmuşa atlarken, dolaşırken, hatta uyurken bile tetikte tutan bu bilenme günlerinde bezginliğimizi, sabrımızı, her şeye karşın yitirmediğimiz umudumuzu nasıl anlatmak. çevremizi kuşatan çirkef içinde temiz kalma savaşımızı. Bir yol kavşağı çeşmesinden göğse akıtılarak içilen su gibi doğal, doyurucu anlatmak. Kolay anlaşılır olma özrüyle kolaya kaçmadan, kaytarmadan, yazdıklarını çoğaltmadan.
Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış demektir. Kendi adını basılı görmeyi, yaşadığının kanıtı sayıyordur yalnızca.
Bu konuda sorulacak en önemli sorulardan biri şu galiba: “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” Yani okur bunu okuduktan sonra bir kıpırtı duydu mu içinde, bir titreşim, bir serinlik, bir açılım?
İkinci soru da şu: Ya ben şunu yazmadan edebilir miydim? Gerçekten?
Benim için ilk soru bu: “Bu 4 Temmuz’da da yazmadan edebilir miydim? Gerçekten?”
————-
ortası
Yıl 1998. Aramızdaki Şey yeni yayımlanmış. Tomris Hanım’ın öyküler yazdığını biliyorum, merakla ve büyük bir açlıkla okuyorum.
- Bir öyküyü okuduğunuzda, o öyküyü sevip sevmediğinizden çok neden sevip sevmediğiniz önemlidir. Eğer bir öyküyü seviyorsanız ve neden sevdiğinizi açıklayamıyorsanız “bu öyküyü sevdim” demeyin.
Tomris Hanım’dan okumaya dair öğrendiğim en önemli derstir bu. Hâlâ öykü, roman demeden bir eseri neden sevdiğimi ya da sevmediğimi kendime açıklamaya çalışırım.
Aramızdaki Şey’deki öykülerle ilgili değerlendirmelerimi de bu prensibe göre yapıyorum ve tarafsız olmasa da nesnel bir biçimde hepsini beğendiğimi hatırlıyorum.
Değerlendirmelerimiz sonrasında, Tomris Hanım’dan kitabı imzalamasını istiyorum. Doğum günüm(üz)e çok yakın olsa gerek, imzalıyor:
Benden daha mutlu biri var mıdır bu dünyada?
Sanmıyorum.
sonu
-Atilla, sana bir şey söyleyeceğim, diyor eşim telefonda.
Bu cümlenin hayırlı bir cümle olmadığını anlamıştım.
4 Temmuz 2003′te askerdeydim. Tomris’in ölüm haberini telefonda öğrendim. O güne kadar tüm 4 Temmuz’lar neşeli geçmişti oysa, biraz önce kardeşimle konuşmuş, doğum gününü kutlamıştım. Olamazdı ki!
Teskere almama topu topu on gün vardı. Okunulacak yüzlerce kitap, tartışılacak yüzlerce konu, izlenecek yüzlerce film, dinlenecek yüzlerce albüm vardı. Birlikte. Bunlar bencilliklerim.
Okuyacağı yüzlerce kitap, dinleyeceği yüzlerce albüm, tartışacağı yüzlerce konu, izleyeceği yüzlerce film vardı Tomris’in. Ha, yüzlerce olmasa da yazacağı onlarca öykü vardı daha. Gündökümü yazar mıydı emin değilim.
Tomris, ben yirmi dokuz yaşımı hiç sevmedim.
başı
Saat beşe geliyor. Lamartine Caddesi’nde numaraları sayıyorum tek tek. İşte apartman, zilin üstünde de adı var. Buldum.
Kapıyı Tomris Uyar açıyor. Kısa bir tanışma, ayaküstü. Giriyorum. Evin asıl sahibi içeride. Cahide umursamaz tavırlarla salonun en rahat koltuğunda patilerini yalıyor.
Tomris Hanım rakıya dönmüş. Ben ne içerim? Maden suyu. Rakı içmeyi de isterdim a, daha yeni tanıştık, olmaz.
Maden suyum da geldikten sonra, konuya giriyoruz hemen. (Ben çevreyi de gözlemliyorum bu arada. Şahmeran var tam karşımda, örneğin. Ve çalışma masası Tomris Hanım’ın.) Ama öncesinde bir anket yapıyor Tomris Hanım. Sevdiğim yazarlar, sevdiğim şairler, sevdiğim yönetmenler, sevdiğim ressamlar. Türk ve yabancı ayrımları da var. Daha da önemlisi şu uyarıyı önceden yapıyor: “Yazdığın isimlerden çok, neden sevdiğin daha önemli.”
Yazarlar için verdiğim yanıtları anımsıyorum en net: Kafka, Dostoyevski, Camus. Bir de o dönemde okumakta olduğum Hesse. Ferit Edgü ve Bilge Karasu, Türk yazarlar. Şair? Nazım Hikmet, elbet. Edip Cansever’i de söylemiş olmalıyım, Can Yücel’i de.
Bu kısa anketi tamamlayıp Tomris Hanım’a uzatırken savunmaya geçiyorum, gereksizce -ama o anda bunun gereksiz olduğunu bilemezdim-:
- Ben sizin hiçbir kitabınızı okumadım. Bunu bilmenizi isterim.
- Önemli değil(miş).
Açıklamalarım sonrasında Tomris Hanım’ın değerlendirmelerine geçiyoruz: “Kafka, Dostoyevski ve Camus tamam da, bu Hesse’yi anlamadım. Bu okuduğun üçüncü kitabı demiştin, değil mi? Bunun etkisi olmasın. Bu üçüyle pek bağlantılı değil de.” Neler gevelediğimi hatırlamıyorum şimdi.



O hafta sonu dersler başlıyor. O güzelim çalışma masasını daha yakından inceleme fırsatı buluyorum. Franz, Fyodor ve Albert bana göz kırpıyorlar.
Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

BOZLAK, KEDİ VE ÖLÜM
Kaç zamandır inatla bir sevdayı sürerim,
Bilinmedik yüzünden balkıyan sis peçesi.
Yolları ezberden ben hep ona giderim,
İçimde düğüm düğüm bir bozlak cerzebesi.
Sahi o bozlağı ben ilk nerede duymuştum?
Ben ki çağ dışı bir uyumsuzluk delisi,
Kendi ipimi belki kendim çekerim.
Gölgeme dadanmış bir tuhaf güz kedisi,
Her yere peşimden onu sürüklerim.
Sahi o kediyi ben ilk nerede görmüştüm?
Durmadan garlara garajlara düşerim,
Gayri bilmem ne olur size kalmış gerisi.
Adıma arasıra törenle mum dikerim,
Ölümüme gönülden bir merhaba yenisi.
Sahi o ölümü ben ilk nerede görmüştüm?
Metin Altıok