
Ordan buz duvarlar gökyüzüne değermiş gibi görünüyordu; o bunu düşünürken duvarlar büyüyordu. Esrikleşmişti. Bulunduğu yer küçük kuleler ve kapılarla doluydu, sayısını söylemek olanaksız. Sarayı her yönde büyütmüştü su ve asıl çağlayan, kendisi için açık bir yer bırakarak, tam onun orta yerine düşüyordu.
Suyun bıraktığı yerler de vardı ki, buraları bitmişti artık, parıl parıl ve kuruydular. Öteki yerler köpükle, su damlaları ile ve mavi-yeşil buza dönmüş bir parlaklıktaki nem kabarcıkları ile örtülüydü.
Büyülü bir saraydı bu. Onun içine girecek bir yol bulmalıydı Unn. Bir sürü görülmemiş geçit ve girişle bağlı olmalıydı… ve Unn girmeliydi oraya.
Sayfa 51
Bunun su olduğunu biliyordu elbet, ama tam da bir gözyaşı odasıydı. Ve onu gitgide daha çok kederlendiriyordu: Böyle bir odada birini çağırmak, ya da çağrılmak boşunaydı. Suyun kükreyişine bile aldırmaz duruma gelmişti.
Damlalar paltosunun üzerinde buz taneleri haline geliyordu. Derin bir sıkıntı içinde, oradan çıkıp gitmeye davrandı. Duvar boyunca sendeleyerek yürüdü ve der demez buldu çıkış yolunu… ya da giriş yolunu, ne bilsin!
Geçtiği öteki geçitlerden daha da dardı bu çıkış yolu ama, sanki pırıl pırıl aydınlatılmış bir hole açılıyor gibiydi. Unn bunu görebiliyordu şimdi, oraya bir an önce gitmek tutkusu ile içi yandı, sanki ölüm kalım işiydi bu Unn için.
Çok dar, geçemedi arasından. Ama geçmek zorundaydı. Palto kalın, diye düşündü, ve paltosu ile çantasını yere bıraktı, dönüşte almak üzere. Bunun üstünde de öyle çok durmadı, ne olursa olsun, yalnızca içeri girmeği düşünüyordu.
Şöyle bir sıkıca dayanınca, ince ve kıvrak olduğu için, başardı işi.
Yeni girdiği oda bir harikaydı, öyle geldi ona. Duvarlardan ve tavandan sızılan yeşilimsi parlak ışık onun gözyaşları ile ıslanmış ruhunu canlandırdı.
Elbette! Birdenbire anladı, şimdi onu açık seçik olarak görebiliyordu: kendisiydi orada ağlayan demin. Niçin bilmiyordu, ama kendisi olmuştu, kendi gözyaşlarına dalan.
Sayfa 56-57
Buz Sarayı’nı ilk okuduğumda duyduğum heyecan, hayranlık ve gıpta duygularını; sonrasında bu kitabı en az on kere daha okuduğumu söyleyerek açıklayabilirim sanırım. Ve hayır, bu bir zaman kaybı değil(di), kesinlikle. Vittorini’nin Sicilya Konuşmaları nasıl Sicilya’yı anlatan ve yerel öğelerle evrenseli yakalamış bir yapıtsa, aynı şekilde Buz Sarayı da İskandinavya’dan çıkıp evrenseli yakalıyor.

Kitabın ana karakterleri iki genç kız. Siss ve Unn. Bununla birlikte, bize çok uzak bir iklim ve özellikle de coğrafya bu anlatının diğer ana karakterleri. Özellikle “Buz Sarayı”nın betimlendiği bölümlerde, neredeyse bu sarayın içinde geziniyor, duvarlara dokunabilecekmiş gibi bir hisse kapılıyor insan.
Bu gerçekçi anlatımın yanısıra, yapıtın tamamına yayılmış olan şiirsellik hem yazarın, hem çevirmenin şair olması ile açıklanabilir ancak. Bu sayede de 1964 yılında Tarjei Vesaas’a İskandinav Edebiyat Ödülü’nü getiren ve Norveç Edebiyatının klasikleri arasına giren eserin, Türkçe çevirisi de 1973’te Melih Cevdet Anday’a TDK Çeviri Ödülü’nü getiriyor.
Türkçe’de çok da bilinmeyen bir yöre edebiyatının en iyi temsilcilerinden biri Vesaas. Buz Sarayı’nı okumuş, okuyor ya da tekrar okuyacak olmak mutluluk veriyor.
Cem Yayınevi
1. Basım 1972
Türkçesi Melih Cevdet Anday
Özgün Adı Is-slottet

Loading …
Sonra bileyci gırtlağını temizleyerek "Dünya güzel," dedi.
Ben de öksürerek boğazımı temizledim. "Şüphesiz" dedim.
Bileyci, "Işık, gölge, soğuk, sıcak,sevinç, acıdır dünya…"
Ben, "Umut, cömertlik…"
Bileyci, "Çocukluk, gençlik, yaşlılık…"
Ben, "Erkekler, çocuklar, kadınlar…"
Bileyci, "Güzeller, çirkinler, Tanrıya şükür, namussuzluk, dürüstliük…"
Ben, "Hafıza, hayalgücü…"
"O da ne demek?" diye birden bağırdı bileyci.
"Hiç," dedim. "Ekmek, şarap."
Bileyci, "Sucuklar, süt, keçiler, domuzlarla inekler… Fareler."
Ben, "Ayılar, kurtlar."
Bileyci, "Kuşlar, ağaçlar, duman, kar…"
Ben, "Hastalık, iyileşme. Biliyorum, biliyorum. Ölüm, ölümsüzlük ve diriliş."
"Ah!" diye bağırdı bileyci.
"Ne var?" dedim.
"Korkunç bir şey," dedi bileyci. "Ah! Vah! Of! Pof! Hay! Huy!"
"Şüphesiz," dedim.
Bileyci, "Dünyaya küfretmek çok kötü bir şey," dedi.
Sayfa 138
Bazı kitaplar vardır, başucu kitaplarıdır. Defalarca okursunuz, bıkmazsınız. Her okumanızda yeni bir tat alır, burayı nasıl gözden kaçırmışım dersiniz. Mutlaka dersiniz. Vittorini’nin "Sicilya Konuşmaları" benim için böyledir. Tekrar tekrar okusam da sıkılmam. Sahaftan satın aldığım bu kitabın, benim için başka bir önemi ise en arka sayfasında yer alan ex-libris’tir.
Bir yöre ve yolculuk romanıdır Sicilya Konuşmaları. Ama yöre romanı olması, evrenseli yakalamadığı anlamına gelmez. Aksine, belki de bu kadar evrensel bir roman başka türlü yazılamaz. Vittorini, Sicilya’yı çok iyi tanıyan bir yazar olarak ayrıntıları ile okuyucuyu
eline geçirir. Hiçbir şeyi sulandırmadan anlatırken, sahneler okuyucunun gözü önüne geliverir.
Otobiyografik bir roman olduğu su götürmez bir biçimde belli olan kitabın temel izleği, yolculuktur. Somut olarak, deniz yolculuğunu bir tren yolculuğu izler ve sonunda kitabın kahramanı 15 yıl sonra 15 yaşında ayrıldığı eve geri döner. Ama kahramanın asıl yolculuğu kendi geçmişinedir. Öyle ki, “her şeyin gerçekliği iki kat art[ar], yolculuk dördüncü bir boyut kazan[ır]”.
Sicilya Konuşmaları diyaloglar üzerine kurulmuş bir romandır. Diyaloglardaki tekrarlar ise romana dinamizmin yanısıra şiirsellik katmaktadır. Bunda Gönül Çapan’ın duru Türkçesinin de payının olduğunu söylemeden geçmek çevirmene haksızlık olacaktır.
e yayınları
1. Baskı 1971
Çeviri Gönül Çapan
Özgün Adı Conversazione in Sicilia

Loading …