
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
“Elbet yatacak bir otel odası bulur, başımı sokarım. Ben artık senin yanında kalmağa korkuyorum, gideceğim!” dedim.
“Bir yere gidemezsin. Şuradan şuraya bir adım atamazsın. Bitin kanlandı da çekip gidiyor musun? Hem bavulunu göster bakayım. Belki de müşterilerin eşyasını çaldın” diye başladı.
Ağzına geleni söylüyordu. Namusuma taallûk eden bir takım kötü sözler… Üzerime sandalye ile hücum etti. Polisler geldi. Karakola götürdüler.Zabıtlar tutuldu. Evvelâ o imza etti. Tam ben imza atarken:
“Yanıyorsun Ahmet!” diye bağırdılar. Fakat imza etmekle yanmak arasında bir münasebet göremedim.
Paltomdan keskin bir koku ile dumanlar çıktığını görünce işi kavradım. Hemen paltomu çıkarıp attım. Paltomun arkasından bir karış yer yanmış; söndürdüler. Meğer paltoma kezzap dökmüş. Bana hakaret ettiği için dâvacıyım efendim.
Modern Bir Karıkoca - Sayfa 8 - 9
942 baharında, nisan sonu ve mayıs ayı boyunca 26 gün mahkeme salonlarında hakimler, müddeiumumiler (savcılar), avukatlar, mübaşirler, davalılar, davacılar ve tanıklarla birlikte “Başkalarının Derdile Dertlenen Bayan”lar da vardır ve “[onlar] söylemesi ayıp, artık dert dinlemekten kaşarlan[mışlardır]”. [1]
Devir savaş devridir, karne dönemi. 6-7 Eylül hadiselerine de bir hayli vardır. Bu yüzden olsa gerek mahkemeye düşenler Türk’tür, Rum’dur, Ermeni’dir,“dördü de Rizeli[’dir ve] Fransızcanın Marsilya şivesi gibi Türkçe’nin de Karadeniz şivesi şakrak ve ahenktar[dır]”. [2]
Erkektir ve kadındır. “Üç bayanın üçü de gayet güzel giyinmişler[dir]. Bayan Saime’nin sırtında nefti bir manto ve omuzlarında renar Arjante. Bayan Bedia’nın göğsünde bir kırmızı yapma gül. Bayan Betül’ün ise şarabi mantosu, son moda bir şapkası, yine bir tilkisi [vardır].” [3]
Bu “Üç Bayan Bir Bay”la mahkemeliktir ve “bu dâva bir kız kaçırma dâvası değil, bir tasallut dâvasıdır” “ikinci Ağırcezanın kararını boz[an] temyiz[e göre]”. [4]
“Seylan Çayı Hırsızları” bir gün, “Sultan Mahmut Türbesi’nin Kurşunları”nı götürenler bir başka gün hakim karşısındadırlar. “İpekli Kumaş Hırsızları” ise 5 gün önce buradaydılar.
“Bu Senenin Meşhur Karakış Cinayeti” ve “Bıçakla Oynanma[ması]” gerektiğini bilmeyenlerin davaları da bu
mayıs ayında görüldü de, “Modern Karıkoca”nın ya da “Dayının Ceketi” davalarından daha önemli ya da önemsiz değildiler Haber gazetesinin adliye röportajlarını yapan kişiye göre.
Söylemeyi unutmuşum, o 26 gün boyunca mahkeme salonlarında bir de öykücü vardır ve röportajları yapan kişiyle aynıdır:
“Ben suçluyu düşünüyorum. Herhalde hastalanmış olacak ki mahkemeye getirilmemiş. Belki o da zayıf, nahif bir çocuktur. Gözlerinde hâlâ iyiliğe dönmeye müsait ışıklar, yüzünde hâlâ zekânın verdiği ince, şeytani hatlar, vardır.” [5]
Sait Faik öykücü mayasının ne demek olduğunu gösteriyordur âdeta.
[1] Başkalarının Derdile Dertlenen Bayan, sayfa 82
[2] Bir Peri Masalı mı? İpekli Kumaş Hırsızlığı mı?, sayfa 19
[3] Üç Bayan Bir Bay, sayfa 23
[4] age, sayfa 24
[5] Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri, sayfa 50
Varlık Yayınları
1. Baskı Nisan 1956

Loading …
Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.
Örgütleme
Bir kez şöyle dedi Bay Keuner: “Düşünen insan gerektiğinden çok ışık, gerektiğinden çok bir dilim ekmek, gerektiğinden çok düşünce tüketmez.”
İki kent
Bay Keuner A kenti yerine B kentini yeğlemişti. “A kentinde” dediydi, “insanlar beni seviyorlar; ama B kentinde insanlar bana dostça yaklaştılar. A kentinde bana yararları dokundu; ama B kentinde insanların bana gereksinmesi vardı. A kentinde insanlar beni masaya buyur ettiler, ama B kentinde benim mutfağa girmemi önerdiler.”
Çizgiler: Behiç Ak


Sayfa 7
Bir dönemler, Leman dergisini satın aldığımda ilk okuduğum karikatüristti Can Barslan. Hain Evlat Ökkeş elbette en tanıdık kahramanı ama
onun kadar ünlü birçok kahramanı daha var(dı): Ulu Bilge Dandoldenyus ve tabii ki Kıçının Çatalını Kaybeden Adam, gubardatılması gereken Hobaraklar, Alper ve Bünyamin. Bazı mecralarda söz oyunlarına dayalı karikatürleri yavan bulunsa da, ben Barul Market’te aradıklarımı fazlasıyla buluyordum.
Farklı bir karikatürist Can Barslan. Son dönemlerde ortalıkta pek fazla gözükmese de önemli bir karikatürist. Absürd (saçma) olanın peşinde bunca koşmasını, saçmanın yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu hiçbir zaman unutmamasından kaynaklandığını düşünüyorum (ve bu yüzden seviyorum kendisini). Karikatürün yanısıra senaryolarını yazdığı dizilerde de -Gülşen Abi, Medeni Haller- aynı tadı almam da bu görüşümü destekliyor.
Salata tabağında kalan son domatesi yemek ya da yememek! İşte bütün mesele…
——————————


Sevgili Düygü Tortu’ya ilk yazısını yazdıktan sonra Türkiye’ye geldi ve gelirken de üstte kapak fotoğrafı bulunan Shonen Jump dergisinin Haziran sayısını getirdi. Hediye bilinçlice seçilmişti, çünkü Düygü, benim Japon animelerine ilgi duymamı sağlayan kişiydi. (Bu ilgiyi arşivi ve engin bilgisi ile destekleyen diğer kişi Hakan Uygun‘dur.)
Ken Parker, nam-ı diğer Alaska’yı ise ilk gençlik dönemlerimde okumuşluğum vardır. Şimdilerde sevgili Murat Mıhçıoğlu tarafından çıkarılmaktadır.
Shonen Jump’la Ken Parker’i neden yan yana koyduğuma gelince, aynı kategorilerde olmadıklarının tamamen bilincinde olarak, sadece wikipedia’ya göz attığımızda Shonen Jump dergisinin en iyi zamanlarında 6.000.000 tiraja ulaştığını, birkaç yıl öncesine baktığımızdaysa 3.000.000′luk tirajlarda olduğunu görüyoruz. Ken Parker’in Türkiye tirajının 3.000′leri geçmediği düşünülürse ben bu devcileyin farkı anlayamıyorum.
Anlayan beri gelsin!
Parantez Yayınları
ISBN 975 - 8441 - 43 - 4
1. Baskı 2001

Loading …
* Salata Tabağında Kalan Son Domates öyküsü Can Barslan’dan izin alınarak yayınlanmaktadır.
Günler kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.
Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şeker de yiyebilsinler.
Nazım Hikmet

Kalelerin durumları genellikle birbirine benziyordu. Burunların ve dillerin uçlarına kurulmuştu. Böylece, deniz med zamanında (bu her on iki saatte bir olur) karaya hücum ettiği zaman yaya olarak onlara girilemiyor, cezir sırasında ise sığlıklarda zedelenecekleri için gemilerle de yaklaşılamıyordu. Her iki hal de kalelere saldırmaya engel oluyordu.
Sayfa 75
Sezar, ihtiyaç anında daha süretle hareket edebilen savaş gemilerinin taşıma işlerinden biraz ayrılmalarını, çabuk kürek çekerek düşmanın açık yanına getirilmelerini, oradan sapanlar, oklar ve mancınıklarla düşmanı kovmalarını ve temizlemelerini emretti. Bunun, askerlerimize büyük yardımı oldu. Çünkü gemilerimizin şeklinden, küreklerin hareketinden ve alışmadıkları cins mancınıklardan ürken düşmanlar durdular, fakat fazla çekilmediler.
Sayfa 102
Gaius Julius Sezar, M.Ö. 100 tarihinde Roma’da doğmuştur. Gerek kendisinin, gerek rakibi Cnaeus Pompeius’un çocuklukları başında Marius’un bulunduğu demokrat partisiyle Sulla’nın idare ettiği senato partisi arasındaki kanlı mücadelelerin ortasında geçmiştir. Sezar, daha başlangıçtan demokrat partisine bağlıydı. Çünkü halası Julia, Marius ile evliydi. Kendisi de M.Ö. 84 yılında, Sulla doğuda iken dört kere konsül seçilen Cinna’nın kızı Cornelia le evlendi. Sulla, doğudan dönünce, siyasal nedenlerden dolayı Sezar’a karısını boşamasını emretti. Belki de Pompeius’un boyun eğeceği böyle bir isteği Sezar hiç de iyi karşılamadı. Diktatörün elinden hayatını ancak nüfuzlu dostları sayesinde kurtadı. Bu sebeple Sulla’nın bu dostlara “Dileğinizi yerine getiriyorum. Onu aranıza alabilirsiniz. Fakat biliniz ki hayatı için üzüntü duyduğunuz bu adam, bir gün benimle korumaya karar verdiğiniz senato partisini yok edecektir. Çünkü bu bir tek Sezar’da bir çok Marius’lar bulunduğunu göreceksiniz” dediğini, Suetonius yazmaktadır.
Bir asker olarak Sezar’ın büyük niteliği, kitabından da anlaşılacağı gibi, sürat (celeritas) ve çabukluktu. Çabuk karar verir, çabuk hareket eder, seri manevralarla teşebbüsü elinde bulundurur, düşmanını şaşırtır, kuvvetini parçalardı. Savaşta hiçbir strateji fırsatını kaçırmaz, yapılan her strateji hatasını çabuk düzeltirdi. Seferlerinde, cesaretle ihtiyatı her zaman birlikte kullanmasını bilmiştir.
Vücut, kafa, karakter bakımından kuvvetli olmasına rağmen başkalarının kusurunu hoşgörüyle karşılayabildiği için subaylarının sevgisini, erlerinin sarsılmaz hayranlığını kazanmış ve korumuştur. Övmekte cömert, azarlamakta yumuşak davranan, kendi hayatını hiçe sayan, fakat askerlerininkini koruyan, önlerinde giden Sezar, korkaklık, isyan ve kaçma gibi suçlara ise hiç merhamet göstermezdi. Ordusu kendisini bir asker ve insan olarak sever, bir komutan olarak değerine güvenirdi. Sezar da, diğer büyük komutanlar gibi bir ordunun maneviyatının ne demek olduğunu, nasıl yaratılacağını ve devam ettirileceğini bilirdi.
Aynı zamanda sadece maneviyat üstünlüğünün savaşta başarı sağlamadığını, orduların yiyeceksiz ve malzemesiz dövüşemeyeceğini iyi bilirdi. Lojistik konusunda çok kafa yormuş, her şeyi inceden inceye planlamıştır. Gallia’daki ordusunun hızlı bir şekilde hareket edebilmesi, gemiler, köprüler, kaleler, kuşatma aletleri siperler yapması bunun kanıtıdır.
Sezar’ın yazdığı Gallia Savaşı eserinin nasıl ve ne zaman yayımlandığı kesin olarak bilinmemektedir. Bazı tarihçiler ilk yedi kitabın MÖ.
52-51 kışında yazıldığı ve 51 baharında yayımlandığı düşüncesindedirler. Söz konusu eser, Sezar’ın stratejisini, giriştiği savaşları, devlet adamlığını Roma’ya ve senatoya anlatması bakımından önemlidir. Dönemin koşulları düşünüldüğünde bir nevi Sezar’ın kendisini Roma’ya tanıtması, anlatması ve reklamını yapmasıdır.
Gerek çağdaşları gerekse sonraki eleştirmenler (Cicero, Asinius Pollio, Suetonius, Tacitus, Quintilianus, Aulus Gellius) Sezar’ı Latince yazmakta ve hitap etmekte üstat saymışlardır. Hatip olarak yalnız Cicero’dan sonra gelir. Sezar, üslup konusundaki görüşünü şu cümleyle belirtmiştir: “Duyulmamış ve alışılmamış bir kelimeden bir kayadan sakınır gibi sakınınız”.
Kitap, sekiz bölümden oluşmakta ve Gallia’da MÖ. 58 yılından 50 yılına kadar olan tüm savaşları, stratejileri anlatmaktadır. Kitabın Hürriyet Yayınları’nda çıkan baskısında Gallia haritası da yer almaktadır. Söz konusu baskıyı sahaflardan edinebilirsiniz.
Kitap ile ilgili yorumum ise tek cümle ile: “Strateji ile ilgilenen herkesin okuması gereken bir başyapıt”.
Hürriyet Yayınları
1. Baskı Mayıs 1973
Çeviren Prof. Hamit Dereli
Özgün Adı Bellum Gallicum

Loading …