Günlerin Tortusu

Mayıs 2007 arşivi

Dashiel Hammett - Sırça Anahtar

Brown, Dan, Hammett, Dashiel, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Sırça Anahtar

 

Maymuna benzeyen adam kağıtlarını özenle masanın üstüne bırakıp, “Dur,” dedi. Olağanüstü güzellikteki dişlerini ortaya çıkaran gülümseyişi, bu dişlerin doğal olmadıklarını belli edecek kadar genişti. Gidip Ned Beaumont’un yanmda durdu.

Ned Beaumont, kapının tokmağını çekiştiriyordu.

Maymuna benzeyen adam, “Dur bakalım, Abrakadabra!” dedi, bütün ağırlığını koyarak sağ yumruğunu Ned Bea-umont’un gözüne vurdu.

Ned Beaumont duvara kadar gitti. Önce başının arkası duvara çarptı, sonra bütün gövdesi çarptı, sonra da duvardan yere kaydı.

Elma yanaklı Rusty, elinde kağıtları, nefesiz, duygusuz bir sesle konuştu: “Geberteceksin onu be Jeff.”

Jeff, “Bunu mu?” dedi. Ayaklarının dibinde yatan adamı, bacağına pek sert olmayan bir tekme atarak gösterdi. “Gebermez bu. Sağlamdır. Sapasağlam bir adam. Hoşuna bile gidiyordur.” Eğildi, baygın yatan adamın ceketinin yakalarını birer eliyle kavradı, çekerek dizüstü oturttu. “Hoşuna gidiyor, değil mi, yavru?” diye sordu ve tek eliyle Ned Beaumont’ıı dizleri üstünde tutarak öbür eliyle yüzünü yumrukladı.

Sayfa 104-105

İhanet Noktası

Delta Gücü üyeleri, Fort Bragg, Kuzey Carolina’da bulunan Özel Operasyonlar Komutanlığı’na (Special Operations Command) bağlı özel bir teşkilat olan Savaş Tatbikat Mangası’ndan (STM) özenle seçilirler. Delta Gücü komandoları eğitimli katillerdir; SWAT operasyonlarında, rehine kurtarmada, ani baskınlarda ve gizli düşman güçlerinin bertaraf edilmesinde uzmandırlar.

Sayfa 69

Tolland denize mi düştü? Patlama sırasında olabilir mi?

Eğer öyleyse, Delta-Üç’ün işi sandığından daha kolay olacaktı. Ateş açması için sadece bir metre kadar daha inmesi gerekiyordu. Akvaryumda balık avlamak gibi. Tek kaygısı, Rachel’ın açık bir malzeme dolabının yanında duruyor olmasıydı, ki bu da bir silahı olabileceği anlamına geliyordu -zıpkın veya köpekbalığı tüfeği- ama her ikisi de onun makineli tüfeğiyle mukayese kabul etmezdi. Duruma hâkim olmasının güveniyle Delta-Üç, silahını doğrultup bir adım daha attı. Rachel Sexton artık görüş alanına mükemmel biçimde girmişti. Silahını kaldırdı.

Bir adım daha.

Aniden aşağıdan, merdivenin altından bir saldırı oldu. Delta-Üç aşağı bakıp da, Michael Tolland’ı ayağına doğru alüminyum bir çubuk iterken görünce, korkmaktan ziyade şaşırmıştı. Delta-Üç oyuna geldiği halde, bu başarısız çelme takma girişimini komik bulmuştu. Sonra, sopanın ucunun topuğuna değdiğini hissetti.

Sağ ayağı darbenin etkisiyle patlarken, yakıcı bir acı vücuduna yayıldı. Dengesini kaybeden Delta-Üç merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Kendisi köprünün üstüne yığılırken, makineli tüfeği rampadan aşağı kayarak gemiden denize uçtu. Sağ ayağını tutmak için ıstırapla kıvrıldı ama artık orada değildi.

Sayfa 430

Bir yanda iki kişiden “eşek sudan gelinceye kadar” dayak yiyen Ned Beaumont, diğer yanda Amerikan Özel Timi’nin (Delta Gücü) bir üyesini (hatta ekipteki üç kişinin hepsini) tek başına alt eden Michael Tolland. Dashiel Hammett’i neden sevip, çoksatar kitaplardan neden uzak durduğuma iyi bir açıklama.

İhanet Noktası, bir macera romanı, ancak bu iki kitabı çok yakın arayla okuyunca bu karşılaştırmayı yapamadan geçemedim. Her ne kadar, Manguel “Detektif öyküsü alay olasılığı sağlar ama aynı zamanda ona engel olur; okur zaten inanmaya ikna olmuştur, bilmemek ister, daha iyi eğlensin diye aldatılmak ister”[1] dese de (bu alıntıyı macera romanı için de kullanabiliriz); inandırıcılığın bu kadar ayaklar altına alınmasını, okuyucuyu aptal yerine koymak diye nitelemesem de (gerçi pekâlâ nitelenebilir ama), işin kolayına kaçmak olarak görmekteyim. Dashiel Hammett bu tarz kolaycılığa kaçmayan bir yazardır.

Polis, işbirlikçileri, kumarbazlar, içki yasağı sürerken kulüp sahipleri, politikacılar, çok az kadın. Sırça Anahtar’da yaratılan dünya Dashiel Hammetterkeklerin dünyasıdır. İçinde fazlaca kötülük barındıran ve anti-kahramanlarla dolu bir yerdir burası. 6 yıl boyunca “Pinkerton Ulusal Detektiflik Hizmetleri Şirketi”nde hafiye olarak çalışmış olmasının izleri ayrıntılara bir bir yedirilir yazar tarafından, ancak bu yetmez: İnandırıcılığı arttırmak üzere gazete kesiklerine başvurur Dashiel Hammett.

Kitabın başarısı sadece inandırıcılığı ile açıklanamaz: Ayrıntılar -olması gerektiği gibi- incelikle işlenir ve özellikle, kişilerin içinde bulundukları andaki ruh durumları detaylı olarak aktarılır .

P. D. James’in dediği gibi “Detektif öyküsünün anlattığı şey, cinayet değil, düzenin yeniden kuruluşudur.” [2] ve Dashiel Hammett düzeni kuran kişi olarak 20. yüzyıl polisiye edebiyatının belki de en önemli yazarıdır.


[1] Okuma Günlüğü, Alberto Manguel, YKY, 2007
[2] a.g.e.

Can Yayınları
ISBN 975 - 510 - 527 - 1
1. Basım 1995
Türkçesi Sinan Fişek
Özgün Adı The Glass Key

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (Henüz oy yok!)
Loading ... Loading …

Franz Kafka - Değişim

Kafka, Franz, Roman kategorilerine ait bu tortu, B. Duygu Özpolat tarafından gönderildi.

Değişim

 

Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini. Bir zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu; bu karnın tepesinde yorgan, her an kayıp tümüyle yere düşmeye hazır, ancak zar zor tutunabilmekteydi. Vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar cılız bir sürü bacakçık, ne yapacaklarını şaşırmış, gözlerinin önünde aralıksız çakıp sönüyordu.

«Bana da ne oldu böyle?» diye düşündü Gregor Samsa. Hayır! Düş falan değildi. Odası, biraz fazla küçük olmakla beraber tastamam bir insan odasıydı ve enikonu aşinası bulunduğu dört duvar arasında sessiz sakin duruyordu. Ambalajlarından çıkarılmış kumaş örneklerinden bir koleksiyonun yayıldığı masanın üzerine - Samsa bir firmanın pazarlamacılığını yapıyordu - kısa süre önce resimli bir dergiden kesip altın yaldızlı şirin bir çerçeveye geçirdiği bir resim asılmıştı. Başında kürk şapka, boynunda yılan biçimindeki uzun kürk atkıyla dimdik oturmuş bir kadın, kollarının dirsekten aşağı bölümlerinin içinde kaybolduğu ağır bir manşonu yukarı kaldırarak seyircilere doğru uzatmıştı resimde.

Sayfa 5

Ortaokula gidiyordum. Entel takılıyordum. Entelliğe yaraşır bir hareket olduğunu düşünerek, o zamanlarda da ne hikmetse Türkçe öğretmenlerinin ortaokul çocuklarına dönem ödevi olarak verme eğiliminde oldukları o kitabı, Franz Kafka’nın Değişim (Die Verwandlung) adlı romanını okumaya karar verdim. Cem Yayınevi’nden çıkan Kamuran Şipal* çevirisinin ilk yarısı insanın ömrünü tüketen (dönem ödevcilerinin okumak zorunda olduğu, benimse okumaya ancak yıllar sonra cesaret edebildiğim) bir önsözle başlıyordu. Kitabın kendisi ise inanılmazdı. O kitabı “o kitap” yapan en vurucu yanlarından biri ise bence ilk cümlesiydi:

Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.

Değişim

Bir anda yüzünüze çarpıveriyordu. “Bir dakika doğru mu okudum?” diye düşünüp tekrar okuyordunuz. Sonra “yok canım, rüya herhalde, rüyadır rüya” diyordunuz. Ama hayır, ilerleyen satırlarda sanki Gregor Samsa ile eş zamanlı anlıyordunuz bunun bir rüya olmadığını.

Daha birinci sayfasında kitap sanki hortumla sizi çekiyordu içine. Kafka, Gregor Samsa’nın “hangi tür böceğe” dönüştünü hiçbir yerde söylemese de, kitabı okurken betimlemelerden “hamamböceği” olduğu hissine kapılıyordunuz. Gregor hayatını, babasının borçlu olduğu sinir bozucu bir adam için çalışarak harcamakta olan son derece hayırlı bir evlattı. Fakat onun böceğe dönüştüğünü neden sonra farkeden anne, baba ve kızkardeş, ondan nasıl kurtulacaklarının derdine düşüyorlardı.

Ben kitabı çocuk aklımla dahi olsa çok severek ve şaşırarak okumuştum. Sonra da anneme verdim okusun diye. Ailemizde hep hafiften entel rüzgarları esmiştir. O zamanlar resim sergisi açılışlarına gidip bedava yiyeceklerden yer, kadeh kadeh içtikleri şarap ile burunları kızarmış ressam döküntüsü amcaların “sürreal enternasyonalizmde içselleşen olgular bence egzistansiyalizmin ana fenomenlerine aykırı” türü cümlelerine kafa sallardık… Kanepeler çok lezzetli olurdu ama ben en çok kürdanla sunulan iki ucu çiçek gibi açılmış kızarmış sosisleri severdim. Her neyse, evde kitabı okumayan tek kişi benden iki yaş küçük kardeşim Fatih’ti -en son ilkokul birinci sınıftayken “Beş beyaz benekli baykuş bana bakıyor” diye bir kitap okumuş olduğundan kimse onu Kafka okusun diye zorlamadı.

Bir akşam yemeğinde annemle kitap hakkında konuşmaya başladık:

Değişim

Adı gibi düygülü Düygü: Ya adam böceğe dönüşüyo ve ailesi hiçbişey yapmıyo. Yani nasıl olur anlamıyorum. İnsan evladını öyle kaderine terkeder mi ya?

Hain anne Nunu: Ay ben olsam elime uzun bi sopa alır, ittire ittire kapının önüne koyardım seni, ıyyyy!

Düygü (şok içinde): Nası ya? Beni nasıl kapının önüne koyarsın? Benden nasıl iğrenirsin?

Nunu (gerçekçi bir insan): Evladım kelebeğe, kediye dönüşsen filan tamam da, dev gibi hamamböceğinden bahsediyoruz. Sen kendin de korkuyorsun hamamböceklerinden.

Düygü (gözlerinde yaşlar birikmiş): Ya ben senin evladınım be! Böcek olmuşsam bile insan bi bilim adamlarını arar anlatır durumu, belki bi çaresi vardır, nasıl kapının önüne koyuyosun ya ühühühühü. :((((

Nunu (”hay allah çattık be”): Canım kızım, hamamböceğinden bahsediyoruz ama yavrucum.

Düygü (artık hüngür hüngür ağlamaktadır): İnanamıyoraaammm annee! Zaten siz beni hiç sevmediniz. Fatih’i sevdiniz hep, ühehehehühüheaaaa… (odasına kapanır).

Fatih: Hepiniz hastasınız. (Çocuk kitaplardan uzak duruyorsa bir bildiği varmış tabi).

Bu anıyı İnternet güncemde yazdığımda arkadaşlarımdan biri -anıdan bağımsız olarak- kitapla ilgili çok hoşuma giden bir yorum yaptı: ona göre, Gregor Samsa aslında “eşcinseldi” ve Kafka eşcinselliği “böceğe dönüşme” olarak sembolleştirmişti. Ailenin bu durumu “kabullenemeyişi” ve “yeni haliyle” Gregor’dan kurtulmak istemeleri de bu senaryoya çok güzel oturuyordu.

Kuper

Kitabın ihtişamı, kaliteli bir fantastik öyküden çok daha fazlası olmasında yatıyor. Küçük bir kız çocuğu kendisini böcekle özdeşleştiriyor; kız çocuğunun annesi olayları aklında öyle canlandırıyor ki, bu durum başına gelse öz kızını kapı önüne koyacağını içtenlikle itiraf ediyor; öte yandan öykü, bir eşcinselin ailesinde ve toplumda yaşadığı dışlanmayı çağrıştırabiliyor. Biraz genellersek, çoğumuzun derinlerde yaşadığı yalnızlığı, kimlik bunalımlarımızı, toplumda kendimizi bir yere koyamayışımızı, “içimizden geldiği gibi” olursak dışlanacağımız, sevilmeyeceğimiz, bize bir böcekmişiz gibi davranılacağı korkusunu anlatıyor olabilir. Nitekim biraz araştırınca, öykünün başkaları tarafından da çoğunlukla

Franz Kafka

“toplumun farklı bireylere karşı sergilediği tutum” teması etrafında yorumlandığını görmek mümkün.

Son olarak bu adresten Peter Kuper’in Değişim’i çizgi roman haline getirdiği çalışmasına ulaşabilirsiniz.

Burada da öykü için yapılmış bir ex-libris var.

  • Hamiş 1: Kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız kesinlikle Kamuran Şipal’in çevirisi olan ve Cem Yayınevi’nden çıkan “Değişim”i okumanızı öneriyorum. Böceği tanımlamak için kullanmayı tercih ettiği “devcileyin” kelimesi ve devrik cümle yapıları ile Şipal’in çevrisi benim -naçizane- gönlümün birincisidir. (Hatta biraz fanatik olduğum dahi söylenebilir.) İlginizi çekerse burada öykünün -aralarında Şipal’inki de bulunan- üç farklı Türkçe çevirisinin karşılaştırması bulunuyor.
  • Hamiş 2: Okuduğunuz bu yazı, muhteşem bir kitap, sayın hamamböcekleri ve yazara ait komik olduğu umulan anıları içeren bir “keyif” yazısıdır. Yazar kesinlikle, Kafka gibi büyük bir ustanın kitaplarını edebi anlamda incelemek iddiasında değildir.
  • Cem Yayınevi
    ISBN 975 - 460 - 3 - 125
    4. Basım Ağustos 1996
    Almanca’dan çeviren Kamuran Şipal
    Özgün Adı Die Verwandlung

    1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (11 oy verildi, ortalama: 4.55 / 5)
    Loading ... Loading …

    Basın - İnternet Savaşı

    Kategori dışı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

    Bu yazı, Cem Akaş‘ın 11 Mayıs 2007 tarihli Radikal Kitap Eki’nde yer alan yazısıdır ve Günlerin Tortusu’nda, izin alınarak yayımlanmıştır.

    Bir kitap dergisi, internette kendi sitelerinde, kitap eleştirisi yapanların hiçbir süzgeçten geçmemiş yazılar yazdığını öne sürdü. Amerika’da basın ve internet camiası karıştı

    Bize çok şükür henüz gelmedi, ama Amerika’da bir süredir ağır bir tartışma var ve taraflar klavyelerini mitralyöz misali kullanıyor. Bu bir anlamda basılı mecrayla internet arasında patlak veren bir kavga, henüz yerleşmemiş yeniyle henüz yok olmamış eskinin itişmesi.

    Her şey bir kitap dergisinde çıkan ve internetteki kitap bloglarını ‘yerin dibine’ sokan bir yazıyla başladı. ‘Önüne gelen eleştirmen kesiliyor başımıza’ anafikirli bu yazı, internet yüzünden yazar sayısının okur sayısını geçtiğinden, uygarlık tarihi boyunca yazılan her şeyin toplamının, 2006′da yazılanlardan daha az tuttuğundan yakınıyor, internette kendi sitelerinde (blog deniyor bunlara) günlük yazar gibi kitap eleştirisi yapan ‘zibidi’lerin ne dediklerini bilmediğini, sorumsuzca ve hiçbir süzgeçten geçmemiş yazılar yazdığını söylüyor, hatta işi, bazı ‘blog’ların yayınevlerinden rüşvet aldığını iddia etmeye kadar vardırıyordu. Yazı internette elbette büyük bir hızla yayıldı ve infiale kapılan kitap ‘blog’cuları kendi köşelerinde kendi yazılarını döşenmeye başladı. Burada da kitap dergilerinin kibri, toplamda çok az kitaba yer verebildikleri, kitaplar hakkında içten ve dürüst yazılar yayımlayamadıkları, yayınevleriyle asıl çıkar ilişkisi içinde onların olduğu, demokrasi ve çoğulculuktan nasiplerini almamış insanlar bu dergilerin köşebaşlarını tuttuğu için pek çok iyi kitabın güme gittiği vurgulandı.

    Ortalık henüz durulmamıştı ki, beklenmedik bir gelişme oldu: önce Los Angeles Times gazetesi, kitap sayfalarını ‘düşünenlerin düşünceleri’ sayfalarıyla birleştirdi, kitaba ayırdığı sayfa sayısını on ikiden ona düşürdü; San Francisco Chronicle da aynı şekilde kitap sayfalarını altıdan dörde indirdi. Ülke genelinde pek çok gazete ya benzer bir adım attı, ya da özgün yazı yayımlamak yerine büyük gazetelerde çıkan bazı yazıları iktibas etmekle yetinmeye karar verdi. Bunlardan biri olan Atlanta Journal-Constitution, kitap sayfalarının editörünü işten çıkarmaya ve kitap eleştirilerini sanat editörüne bağlamaya kalkınca ortaya çıkan yeni infial, ‘basıncılar bir yana, internetçiler öbür yana’ ayrımında çatlaklar oluşturmaya başladı.

    Gazetelerde ve kitap eklerinde kitap eleştirisine daha az yer ayrılmasına sevinen olduğu söylenemez, ama bazı ‘blog’cular bunun kaçınılmaz bir gelişme olduğunu, ölenle ölünmeyeceğini yazdı. İşin ilginci, bazı yayınevleri de bu görüşe destek verdi; zaten bazı büyük yayınevleri ve gazeteler, kendi kitap ‘blog’larını başlatmış durumda.

    Gazetelerin kitap sayfalarını azaltmak zorunda kalmasının nedenleri tartışılırken gazete yöneticileri, reklam gelirleri azaldığı için sayfa sayısını kısmak zorunda kaldıklarını söyledi; ‘Neden bir gazete okurunun ilk gözden çıkaracağı sayfalar kitap sayfaları olsun?’ sorusuna ikna edici bir yanıt veremediler ama. Kitap eleştirilerinin, kitapların kendisi kadar önemli bir kültür ürünü olduğunu düşünenler, gazetelere bu anlamda toplumsal bir sorumluluk da yükledi. New York Times’da çıkan bir habere göre, Pulitzer ödüllü romancı Richard Ford, yüz yirmi yazarın imzasını toplayarak, Atlanta Journal-Constitution’ın kitap editörünün görevine iade edilmesi için dilekçe vermiş.

    Gazeteler daha çok okunuyor

    Ulusal Kitap Eleştirmenleri Derneği, dilekçeyi destekleyince ve ‘blog’ların, kitap eklerinin yerini tutamayacağını söyleyince,San Francisco Chronicle’ın kitap editörü de “‘Blog’lar kitle iletişim aracı değil, bizim gazetenin tirajı 500 bin, hangi blog o kadar okunuyor” deyince ortalık yeniden alevlendi.

    İşin doğrusu, bütün kitap ‘blog’larını aynı kefeye koymamak gerek. Pek çok okuma heveslisinin günlüklerinin yanı sıra, hem analiz düzeyi, hem de kapsam açısından koca bir dergiye bedel olanları da var. Ayrıca zamanla tanınırlıkları, güvenilirlikleri arttığı için, kitap satışlarına doğrudan etki ettikleri de oluyor. Gazetelerin verdiği kitap eklerinin hepsi de aynı kalitede değil öte yandan; en iyilerinden biri olan New York Times Book Review bile, roman, öykü ve şiire neredeyse üvey evlat muamelesi yapıyor, çeviri kitaplaraysa kırk yılın başı yer veriyor. Benim görebildiğim kadarıyla gazeteler, basılı versiyonlarındaki içerikle internet sitelerindeki içeriği ayrıştırmayı, internette çok daha zengin ve doyurucu yazılar sunmayı ilerletecek, kitap eleştirileri de bu yönelimden nasibini alacak. Ekonomik baskılar, belki gündemi en yakından takip eden yazıların gazete eklerine girebilmesine, diğerlerinin internete kaydırılmasına yol açacak.

    Dediğim gibi, bu sorun henüz bize sirayet etmiş değil; kimse kimsenin ayağına basmıyor. Bir yandan kitap eki veren, süresini kısaltan, sayfa sayısını artıran gazeteler çoğalıyor. Okurları kitaba ve kitap tanıtımlarına meraklı olduğu için değil, yayınevlerinin ve basılan kitapların sayısı arttığı, dolayısıyla reklam verme ihtiyacı da arttığı için oluyor bu. Buna karşın Türkçe kitap ‘blog’u yok denecek kadar az, olanlar da henüz epey cılız. Bunlardan birkaçını anarak bitireyim:

    Günlerin Tortusu: www.gunlerintortusu.com

    Kalemzede: www.kalemzede.wordpress.com

    Serendip: www.serendipkitap.wordpress.com

    As I Lay Dying: www.gulunesiasklar.blogspot.com

    Novalibra: www.novacame.wordpress.com

    Bloglararası Okuma

    Kategori dışı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

    Bloglarası Okuma

    Üç kafadar blogcunun (Budalaca, Çarpım Tablosu ve İktisatçı Gözüyle) ortaya attıkları bloglarası okuma projesine dahil olduktan sonra, bende mevcut olmayan kitaplar bugün elime ulaştı. Uzun süredir yokluğunu hissettiğim böyle bir etkinliğe beni de kabul ettikleri için her birine teşekkür ederim.

    Bloglararası okuma, aşağıda yer alan beş kitabın okunmasından sonra üzerine tartışmayı öngörüyor. Bu tartışmaların en basit anlamda ufuk açıcı olacağına eminim.

    Seçilen kitapların ikisini uzunca bir süre önce okumuştum (Ecinniler - Dostoyevski, Zerdüşt Böyle Diyordu - Nietzsche). Tekrar okumaktan keyif duyacağım.

    Tartışmaların nasıl yapılacağını bilmiyorum, ancak bir öneri olarak, pazarlama bloglarında daha önce gerçekleştirilmiş olan karnaval fikri akla yatkın geliyor. Seçilecek konu başlıkları dahilinde her periyod (bu hafta olabilir, on beş gün olabilir) bir blog diğerlerine ev sahipliği yapabilir.

    Üç kafadarın kendi bloglarında da yazdıkları gibi [1] [2], katılmak isteyen herkesin davetli olduğu bu etkinliğe sizleri de bekleriz.

  • Ecinniler - Dostoyevski
  • Zerdüşt Böyle Diyordu - Nietzsche
  • Uygarlığın Huzursuzluğu - Freud
  • Hegel Felsefesine Giriş - Kojève
  • Akıl Tutulması - Horkheimer