Günlerin Tortusu

March 2007 arşivi

Lâle Müldür - Bizansiyya

Müldür, Lâle, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bizansiyya

 

Mani’m artıyordu. Şöyle düşündüm. Bir kez daha aynı prensip uyarınca, GERÇEKLİKTEN DAHA HAYAT VERİCİ NE VARDI? Hem romanın bütünlüğü de bozulmamış olacaktı, çünkü romanın yarısı Greta’nın romanıydı, beş yılda yazmış olduğum. Diğer yarısı ise benim, yani yazarın romanı olacaktı. Yazarın anlatısı ile başkarakterin anlatısı iç içe geçecekti. İşte bu bütünlüktü. Üstelik yazarın gündelik hayatı da bu sarmala katılacaktı yazdığı yemek tarifleri ve şarkı sözleriyle.

Sayfa 19

Bir de ne göreyim güncelerimi okurken, 25 Nisan 1978′de aynen şunları yazmışım:
“Piscator’un yaptığını şiire uygulayabilir miyiz?
(Mahalli, tarihsel, vaka kabilinden materyalin senkronluk ve sinemasal kesme prensiplerine uygulanması)
Gazete veya poster stilinde daha az egoist şiir?”

25 yaşındayken günceme yazdığım bu konsepti romana uygulamıştım zaten (farkında olmadan). Şimdi bu cümleleri okuyunca bu konseptin daha da üzerine gitmeye kara verdim. İçinde yaşadığımız Bizansiyya denilen karmaşanın yapısına daha uygun ne olabilirdi?

Tek tehlike bütünselliğin kaybolmasıydı. Ama eski notlarımı gözden geçirince dehşetle şunu fark ettim: Yıllardan beri peşinde olduğum şey, yani derdim, hep aynı şey olduğu için, notlar romana eldiven gibi geçti, bir tür benim poetikam olarak. Yani kendi çapımda Mallarmé’nin başlattığı, Foucault ve Roland Barthes’ın sürdürdüğü ‘œuvre’, ‘yapıt’, kavramı yani bütüncül bir çalışma, tek tek kitaplar değil. Hep aynı şiiri arama. Kısacası romanımın hiçbir iddiası yok, çılgın bir roman olma dışında!

Sayfa 19

Dünyada katedilen mistik bir yol gibi sonunda insanın elinde hiçbir şeyin kalmaması. “İnsan gizi çözdüğü zaman her şey değişecekmiş gibi sanırama yaşam olağanca sıradanlığıyla sürer.” Zenginleştirici bir yokluk. Devinim ve devinimsizlik bir arada. Her şeyin hem çok olağan hem çok olağandışı olması ürpertici bir duygu. Bizansiyya gibi.

Sayfa 128

Kişinin tarihidir şehir. Nasıl ki geçmişinden vazgeçemez insan; büyüdüğü, geliştiği kent de kişiden vazgeç(e)mez. Yani kimse, kendi kentinde “Çağrılmayan Yakup” değildir bir bakıma.

Lâle Müldür’ün kenti İstanbul’dur. Ama İstanbul’un bugünkü hali değildir sadece. Bizans ve Konstantiniyye de Müldür’ün derdidir. Ne kadar değişse de, bozulsa da kentin mirası Müldür’ün yaşama tutunma noktasıdır, çünkü Bizansiyya yazarın köklerini barındırmaktadır.

Lâle Müldür

Eklektik bir yapısı olduğunu söyleyebileceğimiz bu roman; içinde dinden yemek tariflerine, Belçika’dan İstanbul’a, şiirden politikaya birçok şeyi barındırır. Birbirinden bağımsız gibi gözüken tüm bu konular aslında Lâle Müldür yapbozunun parçalarıdır.

15 yılda bitirilen bu roman bir hesaplaşmadır sonuç olarak. Yazarın kendisiyle, ülkesiyle, ülkesindeki politikayla ve aydınlarıyla hesaplaşmasıdır. Aynı zamanda, İstanbul’la da. Ama bu hesaplaşmanın sonucunda, Müldür bu şehre ne kadar kızsa da “İstanbul’dan çok uzaklarda hiçbir yerde[dir]”.



 
Yapı Kredi Yayınları
ISBN 978 - 975 - 08 - 1188 - 3
1. Baskı Şubat 2007

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verildi, ortalama: 3.8 / 5)
Loading ... Loading …

Tutunamayanlar

Atay, Oğuz, Ustalara Saygı, Tanpınar, Ahmet H. kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bu yazı Kalemzede‘den izin alınarak yayımlanmıştır.

Yıldız Ecevit’e göre avangardist, modernist; Berna Moran’a göreyse hem modernist hem de postmodernist bir romandır. Her iki eleştirmen de bu sıfatları romanın taşıdığı ve Türk romanında ilk kez görülen yenilikler nedeniyle kullanmışlardır. Ama Oğuz Atay’ın bu eserinin Türk edebiyatındaki ana eksenlerden birini oluşturan Doğu-Batı sorunsalı bakımından önemi, Batılılaşma olgusuna getirdiği yeni bakış açısıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ne Huzur‘unda ne de Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nde hiçbir aydın karakter -Tanpınar’ın sıklıkla kullandığı bir ifadeyle- “şahsi tecrübe” yaşamazlar, neredeyse sadece toplumsal bir misyon üstlenmişlerdir. Oysa Tutunamayanlar, bireysel varoluşlarının peşine düşmüş aydınların macerasını anlatır. Atay’ın “aydın”ı hem bir toplumsal alt-kategori olarak bir aydın tipini hem de bu kategori içerisinde yer alıp da kişisel yaşantıları açısından birbirinden oldukça farklılaşan aydın bireyleri temsil eder. Ortak paydasında “uyumsuzluk”, “yabancılaşma”, “dışlanmışlık”, “başarısızlık”, “eylemsizlik” gibi özellikler barındıran bu aydınların kişisel tarihlerinin yazılması gereğinin altını çizen ve bunu ironik bir dil kullanarak belli ölçülerde deneyen bir metindir bu roman. Çünkü Oğuz Atay, 20 Ocak 1974′te Günlük‘üne -babasına yazacağı bir mektuba hazırlık niyetiyle- şu notları düşmüştü:

Bugünlerde ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin yaşantılarının unutulup gitmesine karşı duyduğum tepki gittikçe büyüyor. Onların nerelerde anlatılacağını düşünüyorum; hemen hepsi önemsiz sayılan kişiler. Ne savaşlarda kahramanlıklar yapmışlar, ne de ondan sonra bu başarılarının üstüne oturup çiftlikler kurmuşlar. Kimsenin doğru dürüst bir şey bilmediği bu ülkede belki ordan burdan bir şeyler makaslayarak eserler verselerdi, iyi kötü bir ansiklopedide iki üç satırla anılmaları işten bile değildi. […] Bu nedenle babacığım, günün birinde göreceksiniz bu ansiklopediyi tek başıma yazacağım. Buna benzer denemelerim oldu; ama onlar senin deyiminle “uydurma” şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi “hepsi uydurma”.

Oğuz Atay’ın romanlarında modernleşme ya da Batılılaşma meselesinin işlenişinde seçilen yol, bizzat aydın kimliğinin kendisinin sorunsallaştırılması olmuştur. Selim Işık, kendi sorduğu “Ne yapmalı?” sorusunu yine kendisi şu şekilde cevaplayarak, aynı zamanda Atay’ın “misyon” ve “kişilik” kavramları arasındaki ilişkiye yaptığı vurguyu da dillendirir:

Ben kendimi yeterli görmüyorum. Ne için yeterli? Her şey için. Topluluğun eylemine engel olabilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek güçte olmadığımı seziyorum. Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: Kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.

Aslında bu cevap, Tanpınar’ın Huzur‘unda İhsan’ın Mümtaz’a önerdiği yola çok benzer: “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol!” Ama İhsan Mümtaz’ı kişisel bunalımlarını bir yana bırakıp toplumsal sorumluluğunu üstlenmeye çağırırken, Selim Işık için öncelikli olan, aydının içsel sorunlarının çözülmesidir: “Bilimsel bir kuşkuyla önce bütün zaaflarını çekinmeden ortaya atacaksın! Olmadık bir yerde ortaya çıkmalarını önleyecek ve toplumsal eylemdeki ortaklarını umutsuzluğa düşürmekten böylece kurtulacaksın.” Ama Selim Işık bunu başaramaz, çünkü “dün, bugün ve yarın”dan kopartılmış, yalnızlığa itilmiştir. Gözden kaçırılmamalıdır: Selim Işık, Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil teorisinin tartışıldığı bir dönemde doğmuştur ve resmî tarihin söyleminden dışlanan bireysel tarihini Batı’nın edebî metinlerinde, o metinlerde yaptığı yolculuklarda karşılaştığı yazarlarda ve kurmaca karakterlerde arar, sık sık onlarla özdeşleşir: “Şövalye romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot’a benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: ben kendimi Don Kişot sanıyorum.” Oysa bu özdeşleşme hali süreklilikten mahrumdur, hiçbir yazarla ve karakterle sürekli bir özdeşlik içinde kalamaz Selim Işık, “Sanki hepsi benim için yazılmış. bu kadar insanı birden canlandıramıyorum: hepsini birbirine karıştırıyorum. gülünç oluyorum” itirafında bulunur. Tatjana Seyppel, Oğuz Atay’ın Dünyası adlı kitabında, Selim Işık’ın bu ruh halini şöyle yorumlar:

Selim’in edebiyattan hayatı için örnek arayışı ile bu örneklerin etkisi altında kalma korkusu, diyalektik bir tekabüliyet ilişkisi içindedir. Kendini, yeni bir örnek bulup ona benzeme arzusuyla yiyip bitirir; eşsiz bulduğu bir örnek. Onun deneyimsel arka planına sahip olmaksızın da, salt sonuçları taklid ederek belirli bir kişiliğin tarzını sahiplenebileceği kanısındadır. Bir sefer Oscar Wilde’ın, başka bir sefer Gorki’nin, sonra Dostoyevski’nin kahramanlarını canlandırır.

Ancak, Seyppel’in işaret ettiği “taklit” olgusunun Selim Işık’ın durumunda geçerli olduğunu kabul etmek zordur. Tanzimat dönemi romanlarındaki alafranga tiplerin, örneğin Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası‘ndaki Bihruz Bey’in 19. yüzyıl Fransız edebiyatının romantik karakterlerinin yaşayış tarzını taklit edişlerinden farklıdır durum. Çünkü Selim’in model arayışı biçimsel değil özsel bir dönüşümü amaçlamaktadır, epistemolojik bir kavrayışı hedefler. Fakat Selim, benliğini metinlerde ararken bireysel sürekliliğini yitirir; Seyppel’in de işaret ettiği gibi, “kendi bireyliğini yokeder.” Selim, onca modern edebî metin arasında bir “seçim” zorunluluğu ve zorluğu ile karşı karşıya kalmıştır.

Romanın küçük burjuva aydını Turgut Özben ise benliğini, Selim’in okuduğu romanlarda değil yazdığı metinlerde arar. Bu ilginç ve çarpıcı “farklılık”a rağmen, “tutunamayanlar”ın ortak paydası metinler aracılığıyla model arayışıdır. Oğuz Atay, aydın karakterlerin bireysel varoluşunu edebî düzlemde sorunsallaştırırken bu metinsel model arayışını metafor olarak istihdam eder ve bu dolayımlama yardımıyla Batılılaşma sorununu tartışır.

Ama tipik Tutunamayanlar okurunun sıklıkla özdeşleştiği Selim Işık karşısında Turgut Özben’in arayışı daha bilinçli bir arayıştır: “Ben Selim değilim Olric. Selim romanları okuya okuya Selim’liğe özenen bir Don Kişot olmaktan korkuyorum.” Türk edebiyatının tartışmasız başyapıtları arasında sayılabilecek bu romanı Selim Işık’la kurulan özdeşlikten bir nebze olsun sıyrılarak yeniden okumaya kalkıştığımızda görülecektir ki, Turgut Özben Selim Işık’tan daha gerçekçi ve daha mücadeleci bir aydın karakteridir. Öyle ya, Selim’in yazdığı metinlere yaptığı yolculukta Turgut, yalnızca kendi küçük burjuva yaşam tarzından kopmayı başarmakla kalmaz, aynı zamanda Selim Işık’ın bireysel varoluşunu ve aydın kimliğini de sorgular.

Son olarak, Huzur ile Tutunamayanlar arasında bir akrabalık olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Akrabadırlar, çünkü her ikisi de modernleşmeyi Batılı anlamıyla, yani bütünsel ölçekte kavramaya yönelmişler ve bu ortak özellikleri nedeniyle Türk romanında ayrıksı bir ortak konum edinmişlerdir. Tanpınar, “bütünlük” ve “devam” kavramları çevresinde sorunsallaştırdığı Türk modernleşmesini eski ile yeni arasındaki kopukluğu ortadan kaldıracak bir Doğu-Batı sentezi arayışıyla anlamaya çalışmış; Atay ise, Kemalist resmî tarihin dışına atılmış entelektüellerin Batılı metinlerde kendilerine model arayışlarını ironik bir dille eleştirerek yerli bir aydın kimliğinin ipuçlarını bulmaya yönelmiştir. Her iki roman da, eski ile yeni, gelenek ile modernlik, Doğu ile Batı arasında kesin bir seçim yapmayarak, modernleşmeyi olabildiğince geniş ölçekte ve kavramsal derinliğiyle sorunsallaştırmayı amaçlamışlardır.

Tarjei Vesaas - Buz Sarayı

Vesaas, Tarjei, Başucu, Anlatı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Buz Sarayı

 

Ordan buz duvarlar gökyüzüne değermiş gibi görünüyordu; o bunu düşünürken duvarlar büyüyordu. Esrikleşmişti. Bulunduğu yer küçük kuleler ve kapılarla doluydu, sayısını söylemek olanaksız. Sarayı her yönde büyütmüştü su ve asıl çağlayan, kendisi için açık bir yer bırakarak, tam onun orta yerine düşüyordu.

Suyun bıraktığı yerler de vardı ki, buraları bitmişti artık, parıl parıl ve kuruydular. Öteki yerler köpükle, su damlaları ile ve mavi-yeşil buza dönmüş bir parlaklıktaki nem kabarcıkları ile örtülüydü.

Büyülü bir saraydı bu. Onun içine girecek bir yol bulmalıydı Unn. Bir sürü görülmemiş geçit ve girişle bağlı olmalıydı… ve Unn girmeliydi oraya.

Sayfa 51

Bunun su olduğunu biliyordu elbet, ama tam da bir gözyaşı odasıydı. Ve onu gitgide daha çok kederlendiriyordu: Böyle bir odada birini çağırmak, ya da çağrılmak boşunaydı. Suyun kükreyişine bile aldırmaz duruma gelmişti.

Damlalar paltosunun üzerinde buz taneleri haline geliyordu. Derin bir sıkıntı içinde, oradan çıkıp gitmeye davrandı. Duvar boyunca sendeleyerek yürüdü ve der demez buldu çıkış yolunu… ya da giriş yolunu, ne bilsin!

Geçtiği öteki geçitlerden daha da dardı bu çıkış yolu ama, sanki pırıl pırıl aydınlatılmış bir hole açılıyor gibiydi. Unn bunu görebiliyordu şimdi, oraya bir an önce gitmek tutkusu ile içi yandı, sanki ölüm kalım işiydi bu Unn için.

Çok dar, geçemedi arasından. Ama geçmek zorundaydı. Palto kalın, diye düşündü, ve paltosu ile çantasını yere bıraktı, dönüşte almak üzere. Bunun üstünde de öyle çok durmadı, ne olursa olsun, yalnızca içeri girmeği düşünüyordu.

Şöyle bir sıkıca dayanınca, ince ve kıvrak olduğu için, başardı işi.

Yeni girdiği oda bir harikaydı, öyle geldi ona. Duvarlardan ve tavandan sızılan yeşilimsi parlak ışık onun gözyaşları ile ıslanmış ruhunu canlandırdı.

Elbette! Birdenbire anladı, şimdi onu açık seçik olarak görebiliyordu: kendisiydi orada ağlayan demin. Niçin bilmiyordu, ama kendisi olmuştu, kendi gözyaşlarına dalan.

Sayfa 56-57

Buz Sarayı’nı ilk okuduğumda duyduğum heyecan, hayranlık ve gıpta duygularını; sonrasında bu kitabı en az on kere daha okuduğumu söyleyerek açıklayabilirim sanırım. Ve hayır, bu bir zaman kaybı değil(di), kesinlikle. Vittorini’nin Sicilya Konuşmaları nasıl Sicilya’yı anlatan ve yerel öğelerle evrenseli yakalamış bir yapıtsa, aynı şekilde Buz Sarayı da İskandinavya’dan çıkıp evrenseli yakalıyor.

Tarjei Vesaas
Kitabın ana karakterleri iki genç kız. Siss ve Unn. Bununla birlikte, bize çok uzak bir iklim ve özellikle de coğrafya bu anlatının diğer ana karakterleri. Özellikle “Buz Sarayı”nın betimlendiği bölümlerde, neredeyse bu sarayın içinde geziniyor, duvarlara dokunabilecekmiş gibi bir hisse kapılıyor insan.

Bu gerçekçi anlatımın yanısıra, yapıtın tamamına yayılmış olan şiirsellik hem yazarın, hem çevirmenin şair olması ile açıklanabilir ancak. Bu sayede de 1964 yılında Tarjei Vesaas’a İskandinav Edebiyat Ödülü’nü getiren ve Norveç Edebiyatının klasikleri arasına giren eserin, Türkçe çevirisi de 1973’te Melih Cevdet Anday’a TDK Çeviri Ödülü’nü getiriyor.

Türkçe’de çok da bilinmeyen bir yöre edebiyatının en iyi temsilcilerinden biri Vesaas. Buz Sarayı’nı okumuş, okuyor ya da tekrar okuyacak olmak mutluluk veriyor.


 
Cem Yayınevi
1. Basım 1972
Türkçesi Melih Cevdet Anday
Özgün Adı Is-slottet

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verildi, ortalama: 4.8 / 5)
Loading ... Loading …

Paul Auster - Cebi Delik

Auster, Paul, Biyografi kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Cebi Delik

 

Çok geçmeden iki yakamızı bir araya getirebilmek için öyle çok çalışmaya başladık ki, başka hiçbir şeye vakit kalmadı. Eskiden, her gün birkaç saati kendime ayırır; günün ilk bölümünü para kazanmak için çalışmakla geçirirken geri kalan zamanda şiir yazar, yazı projelerimi geliştirirdim. Oysa şimdiparaya gereksinim arttığı için kendi işime ayıracak zaman da kısıtlanıyordu. Önce bir gün kendi çalışmalarımla hiç ilgilenemedim; derken iki gün, derken bir hafta ve bir süre sonra da yazarlık ritmimi yitirdim. Kendime ayıracak zaman bulabildiğimde de, gerginlikten doğru dürüst yazamıyordum. Aylar geçti ve kalemimin değdiği her kağıt çöpü boyladı.

Sayfa 107

Kadın, romanı Avon Yayınları’nın editörüne gönderdi ve üç gün sonra kitap kabul edildi. Göz açıp kapayana kadar iş bitiverdi. iki bin dolar avans vereceklerini söylediler, kabul ettim. Hiç duraksamadım, karşı öneride bulunmadım, kurnazca pazarlığa girişmedim. Hakkımı aldığımı düşünüyordum, o yüzden ayrıntılar üzerinde durmadım. Avansın yarısını (sözleşme uyarınca) ilk yayımcıma verdikten sonra, bana bin dolar kaldı. Organizatöre de yüzde on ajans komisyonu verince, dokuz yüz dolar temiz para geçti elime.

Para uğruna kitap yazmanın karşılığı bu kadar ediyordu. Kendimi satmamın karşılığı bu kadardı işte.

Sayfa 126

Paul Auster son dönem Amerikan yazınının en önemli temsilcilerinden biri. Türkiye’de de çok okunan ve sevilen yazarlardan.

“Cebi Delik” bir otobiyografi. Ancak bu otobiyografi bir yazarın değil; Paul Austeryazar olmak için uğraşan, ama aynı zamanda yaşamını sürdürmek için yazarlıktan başka işler de yapması gereken bir kişinin. Genç Auster’in!

“Yaşamak için mi yazıyorum, yazmak için mi yaşıyorum” sorusunun yanıtını ararken, yalnızca yazarlık yaparak yaşamını sürdürmek için gereken paranın, dünyanın hiçbir yerinde olmadığı gibi, fırsatlar ülkesi Amerika’da da kolay kazanılmadığını görüyoruz.

Aklıma ister istemez, Türkiye’de sadece yazarlık yaparak hayatını sürdürebilen kaç tane edebiyatçı olduğu sorusu geliyor. Çok fazla olmadığını düşünüyorum. Ya siz nasıl düşünüyorsunuz?


 
Can yayınları
ISBN 975-510-921-8
2. Basım Ağustos 1999
Türkçesi Seçkin Selvi
Özgün Adı Hand to Mouth - A Chronicle of Early Failure

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verildi, ortalama: 3.8 / 5)
Loading ... Loading …