Günlerin Tortusu

Aralık 2006 arşivi

Agatha Christie - On Küçük Zenci

Christie, Agatha, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

On Küçük Zenci

 

On küçük zenci kardeş yemeğe başladılar,
Biri tıkanıverdi, geriye dokuz kaldı.

Dokuz küçük zenci kardeş gece çok geç yattılar,
Biri uyanamadı, geriye sekiz kaldı.

Sekiz küçük zenci kardeş gezintiye çıktılar,
Biri eve dönmedi, geriye yedi kaldı.

Yedi küçük zenci kardeş, gidip odun kestiler,
Biri kendini kesti, geriye altı kaldı.

Altı küçük zenci kardeş kovanla oynadılar,
Birini arı soktu, geriye beş kaldı.

Beş küçük zenci kardeş Hukuk’a yazıldılar,
Birisi yargıç oldu, geriye dört kaldı.

Dört küçük zenci kardeş denize açıldılar,
Birini balık yuttu, geriye üç kaldı.

Üç küçük zenci kardeş kafesleri gezdiler,
Birini ayı kaptı, geriye iki kaldı.

İki küçük zenci kardeş güneşte çok kaldılar,

Birini güneş çarptı, geriye biri kaldı.

SON küçük zenci kardeş tek başına sıkıldı,
Gidip kendini astı. geriye kimse kalmadı.

 

Sayfa 29

Polisiye denince akla ilk gelen yazarlardandır Agatha Christie. Hercule Poirot ve Miss Marple’i polisiye ile biraz ilgilenmiş duymamış olan var mıdır? İyi polisiye, iyi edebiyattır ve Agatha Christie bunun sağlam kanıtlarından biridir -özellikle de "On Küçük Zenci" ile-. (Burada, ileride yine bu sayfalarda tanıtımı yapılacak Patricia Highsmith’in "Trendeki Yabancılar" adlı romanını anmadan geçmeyeyim.)

On Küçük Zenci, en son 2003 yapımı Kimlik (Identity) adlı filme temel teşkil etmiştir. Günümüze kadar da sekiz kere televizyona ve sinemayaAgatha Christie uyarlanmıştır.

Birbirini tanımayan 10 yabancının aynı adada buluşması ve sonrasında işlenen cinayetlerdir konu. Yazar, bu on kişinin de psikolojik tahlillerini yapar. Bunun yanısıra, kahramanların tamamının birer anti-kahraman olması kurguyu daha da ilginçleştirir. (Daha fazla anlatmak, polisiyenin ruhuna aykırı olacak diye düşünüyorum!)

Son olarak, çevirinin Tomris Uyar tarafından yapıldığını ve bu sayede, bu romanı Türkçe’de okumanın lezzetinin arttığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

 
Can yayınları
1. Basım 1982
Türkçesi Tomris Uyar
Özgün Adı Ten Little Niggers

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (19 oy verildi, ortalama: 4.79 / 5)
Loading ... Loading …

Gandhi - Bir Özyaşam Öyküsü

Biyografi, Gandhi, Mohandas Karamchand kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Bir Özyaşam Öyküsü

 

 

Reforma büyük istek duyan topluluk değil, reformcunun kendisidir. Reformcu, topluluktan muhalefet, nefret ve öldüresiye zulümden başka bir şey beklememelidir. Hem reformcunun yaşam kadar değerli bildiği şeye, topluluk neden bir gericilik gözüyle bakmasın?

Sayfa 221

6 Nisan akşamı, bir alay gönüllü harekete geçip bu yasak kitapları halka satmağa başladı. Şrimati Sarojini Devi’yle birlikte otomobille çıktık.Bir çırpıda bütün kitaplar satıldı. Elde edilen para, yasalara boyun eğmezliğin sürmesi için harcanacaktı. Kitapların fiyatı dört anna olarak saptandı. Ama kitapları benden bu fiyata aldıklarını pek anımsamıyorum. Birçok kimse, onları alırken ceplerinde ne var ne yok hepsini boşaltıyorlardı. Bir tek kitap için, beş-on rupilik paralar çıkıyordu. Bir seferinde, bir tek kitabı 50 rupiye sattığımı anımsıyorum. Yasak kitapları satın almakla tutuklanıp hapsedilebileceklerini halka yoluyla yordamıyla anlatıyorduk. Ama o anda, hiç kimsede hapis korkusu diye bir şey kalmamıştı.

Sonradan öğrendiğime göre, Hükümet kolayını bulmuştu: ona göre, kitaplar sahiden satılmış sayılmıyordu. Sattıklarımız da yasanın yasak edebiyat maddesine girmiyordu. Hükümetin kanısına göre, kitabın yeniden bastırılması yeni bir baskı demekti, bu kitapları satmak ya da yasaya aykırı bir davranış sayılmazdı. Bu haber, herkesi düş kırıklığına uğrattı.

Sayfa 458-459

Hep aynı yoldaki deneyimlerim, Tanrı’dan başka hiçbir Gerçek bulunmadığına beni inandırdı. Eğer bu bölümlerin her sayfası okuyucuya “Gerçek’i algılamanın biricik yolu Ahimsa’dır” diye bağırmıyorsa bu bölümleri yazmak için harcadığım çabaları boşa gitmiş sayarım. (…) bütün deneyimlerimin bir sonucu olarak kesinlikle söyleyebileceğim bir şey varsa, o da Gerçeğin tam olarak, ancak bütün kapsamıyla Ahimsa’ya ulaştıktan sonra görülebileceğidir.

Sayfa 495

Bu otobiyografi, Gandhi’nin gerçeğe ulaşma yolunda harcadığı yaşamının 1925′e kadar olan kısmını anlatıyor. Daha sonrası ile ilgili olarak da, kendisinin de kitabının sonunda belirttiği üzere "yaşamının bu aşamadan sonrası öylesine açktır ki, hemen hemen halkın bilmediği hiçbir yanı kalmamıştır".

Kitabı okudukça görüyoruz ki, Gandhi’nin Güney Afrika’daki çalışmaları Hindistan’da yaptıklarının/yapacaklarının tohumlarıdır. Burada halkının haklarını savunurken bir Gandhiyandan da bu halkı tanımak için ciddi bir uğraş veriyor. Bu uğraşını Hindistan’a döndüğünde de sürdürüyor. Öyle ki, bütün Hindistan’ı 3. mevkide geziyor.

Gandhi’nin özelliklerinin belki de en önemlileri alçakgönüllük, dürüstlük ve etyemezlik! Bu üçü konusunda asla taviz vermiyor. Dininin gerekirliklerinin başında da bu üç özellik geliyor.Ancak yaşamının tamamında, kendisinin de belirttiği üzere, Gerçek’e (Tanrı’ya) satyagraha‘ya ulaşmak için çabalıyor. Bunun temelinde de şiddet kullanmama yatıyor.

Gandhi’yi ve felsefesinin temellerini anlamak için mutlaka okunması gereken bir kitap!

 
Cem Yayınevi
2. Basım 1984
İngilizceden Çeviren Vedat Günyol
Özgün Adı An Autobyographie (Story of My Experiments with Truth)

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (6 oy verildi, ortalama: 4.5 / 5)
Loading ... Loading …

- Borges misiniz?
- Evet, ara sıra… *

Borges, Jorge Luis, Capote, Truman, Guido, Beatriz, Karasu, Bilge, O'Connor, Flannery, Telles, Lygia Fagundes, Ustalara Saygı kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Jorge L. Borges Ne hissediyor insan 1956′da yazılmış bu öyküyü ilk defa okuduğunda?[1] Bir başkası mı yazmış bunu (ama kitabın kapağında Borges’in adı var)? Kurgusu ne garip! Niye her şey ötekinin (Borges’in?) başından geçiyor? Öteki gerçek mi? Bu ve bunun gibi sorular rahatsız ediyor mu sizi de? İşte öyküde öbürü temasının yan etkilerinden bazıları!

İşin şaka kısmı bir yana; tüm öbürü öykülerinde olmasa dahi, birçoğunda önce bir yanılma hissine kapılıyor insan ve tekrardan okuma isteği canlanıyor. Bu isteği açıklamaksa o kadar da güç değil. Öbürü temasının altındaki temel duygu gizem, bunun sorumlusu.

Öykünün kurgusuyla da birebir ilintili olan bu duygu, kurgunun yetkinliğiyle de kendisini gösterir. Ve eğer Borges, Karasu, Capote gibi yazarların elinden çıktıysa öykü -ki inceleyeceğimiz öykülerin üçünün yazarıdır bunlar- yanılsama hissinin yanına bir de afallama eklenir. Bu afallama, ille bilinmeyen bir şey olacağından değildir. Çünkü kurguda sona dair ipuçları ustaca yerleştirilmiştir.

Öbürü temasına çifti oluşturan elemanlar açısından bakıldığında da bir zenginlik söz konusudur: kendisi ve kendisi, bir hayvan ve kendisi, dede ve torun, ikizler, aynı kişinin genç ve yaşlı hali… Bu liste daha da uzatılabilir. Peki bunca (iyi) yazar bu temayı neden seçer?

Kanımca bunun birkaç nedeni var:

İlki, öykü tekniği açısından bir yetkinlik istemesi; çünkü kurguda yerine oturmayan bir bölüm, kendini hemen belli eder.

İkincisi, bir yerine iki ana karakterin oluşturulması; zaten yoğun olan kısa öyküde, yoğunluğun daha da arttırılmasıdır söz konusu olan.

Flannery O'Connor Üçüncüsü, konu itibarıyla vuruculuğun ön plana çıkması; öykü sonlarına baktığımızda içimizde ya buruk ya kıyıcı bir tat kalmaktadır. (Bunu yine gizem duygusuna bağlayabiliriz.) Amerikan edebiyatının "Güneyli Yazarlar" geleneğinden Flannery O’Connor "edebiyatçı işini bitirdiğinde geriye açıklanamayacak bir gizem duygusu kalmalıdır" derken sadece öbürü temasını düşünmemektedir. Ancak tabii ki, öbürü temanısının iyi kurgulanmış bir öyküde kullanılması ile bu etkinin sağlandığı/sağlanacağı açıktır. Nitekim Borges’in öyküsünün sonu buna iyi bir örnektir:


"Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum."


Dördüncüsü, -ve bence en önemlisi- ben kimim, ben neyim ya da kişi kimdir, kişi nedir sorularına aranan yanıttır. Bu da özelde yazarın, genelde okuyucunun ve yazarın kendilerini ve insanı anlama çabalarının bir sonucudur.

Truman Capote

 
Öbürü temasında öykünün kahramanı eşinde aranıyor gibi görünse de bu eş hem araç, hem amaç niteliğini taşımaktadır. Çünkü, kahraman çiftinin kendisidir ya da öbürüdür. Örneklemek gerekirse Truman Capote’nin Miriam[2] adlı öyküsünde, öykü kahramanı Mrs. Miller şöyle düşünür:


Çünkü Miriam’a kaptırdığı tek şey benliğiydi, onu da yeniden ele geçiriyordu; bu odada oturan, kendi yemeklerini kendi pişiren, bir kanaryası olan insanı bulmuştu (oysa kanarya Mrs. Miller’indir); güvenebileceği, inançla bağlanabileceği insanı, Mrs. H.T. Miller’i bulmuştu.


Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam[3] öyküsünde ise aynı düşünce şöyle ifade edilir:



"Gene pazar yerinden geçtiğini görüyordu bir yandan da… …ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde… …pazar yerinin dışından bir yerden, filim çeker gibi durduğu bir yerden de, pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini izliyordu kendi kendinin"


ya da



"…yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. Issız pazar yerinden geçen adamın filmi çekilmiş, bitmişti."


Ve yine Borges ve Ben‘in son cümlesi:



Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum.

Beatriz Guido Kahraman(lar)ın çiftinin kendisi olma durumu yukarıdaki gibi kahramanların birbirine karışması, çiftinin kendisi olması şeklinde olabildiği gibi (hangisi hangisiydi?), çiftinin bir başkası olması ya da birinin diğerine tıpatıp benzemesi şeklinde de ortaya çıkabilir. Nitekim Flannery O’Connor’un Ormanın Tam İçinden[4] adlı öyküsünde Mark Fortune torunu Marry Fortune’la kavgasında "kendi imgesine doğru kaldırır bakışlarını" ya da "kendi yenik düşmüş imgesine uzun uzun bakar". Beatriz Guido’nun Adalan‘ındaysa[5] Marina ve Victoria (ikiz kardeşler) "birbirine öyle benzer ki parmak izleri bile tıpatıptır". (Oysa kişilik yapıları benzeşmez.) Birbirleriyle ayna oyunu oynadıklarında kimse onları ayırdedemez:



"Sık sık ayna oyunu oynardık: Oturma odasına Venedik işi çerçeveli aynayı taşır, eş giysilerimizle -kız kardeşim kadife kaplı koltukta, ben eş kolyukta- saatlerce, birbirimizin her yaptığını yinelerdik karşılıklı, konuklar şaşkına dönerlerdi.Annemin biricik dostu Eulalia, "Marina" derdi bana, "saatlerce aynaya bakmasan olmaz mı?"


Öykünün sonundaysa Marina barakaya girer:



Victoria’yı güçlükle bulabildim, maskelerin, şeker kamışından kuklaların oluşturduğu bir yığının altında yatıyordu çünkü, oraya atmışlardı. Tekerlekli iskemlesi başucundaydı, ölmüştü, bir sürü kişi ırzına geçtikten sonra. Kız kardeşim Victoria bu. Bir an bile duraksamadım. Giysilerini sakladım; ölü gözleriyle ölü dudaklarını bir güzel boyadım; tekerlekli iskemleye oturup ağıt yakmaya başladım; ertesi sabah onlar bizi bulana kadar gözyaşı döktüm; onlar çiftlikteki yanaşmalar, öpücüklerini o günden sonra bir an bile benden esirgemeyen babam ve Pablo Fuentes, benim tekerlekli iskemlemi o sürüyor artık, gözyaşlarımı siliyor, gömütlüğe gidiyoruz birlikte, cankurtaranla dolaşıyoruz. Ben Victoria, bir bedenin bazan başka bir bedende varolabileceğini öğrendim.


Lygia Fagundes Telles’in Tigrela[6] (kaplanın ismi budur) adlı öyküsünde çift bir kaplan ve bir insandır ve özdeşleşme çift yönlüdür:



Sonunda, kendini taraçanın korkuluğundan aşağı fırlatmaya kalktı, tıpkı insan gibi. Tıpkı…


Korkudan elim ayağım dolaşacak eve dönerken, bilemiyorum ki, kapıcı gelecek mi, genç bir bayanın, kehribar gerdanlığını saymazsak çırılçıplak bir bayanın kendini taraçalardan birinden attığını söyleyecek mi bana.

Lygia Fagundes Telles Kahramanla öbürü arasındaki ilişki bu ve bunun gibi daha birçok şekilde gerçekleşebilir, ama bir de kurgusal bir problem olan kahraman(lar)ın çiftlerini nasıl aradıkları, birbirlerini nasıl gördükleri sorunsalı ortaya çıkmaktadır ki, incelenen öykülere bakıldığında bu durum kendini farklı biçimlerde göstermektedir. Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam öyküsünde bir kamera aracılığıyla gerçekleşir. Öykü kahramanı kendini bir kameranın ardından izlemektedir. Kameranın ardında olan kişi ile izlenen kişi aynı olduğundan, herhangi birinin yaptığı her türlü yorum da farklı bir anlam kazanmaktadır. Okuyucu arayışını sürdürürken ipuçlarıyla karşılaşır sürekli ve bunlar öykünün sonunu da hazırlar:


…yürüyen kendi kendini, pazar yerinin dışından, sokağın oradan, kat kat merceklerin keskin inceliğiyle gene kendi izlerken, bu ölüm sessizliğinin içinde yürüyen adamın toz çevreleri arasında denizi usuna bile getirmediğini görüvermiş, bilivermişti.


Oysa adamın gideceği yer olan Sazandere’ye gitme nedeni, öykünün başında da belirtildiği gibi denize girmektir.



…yolunun ucundaki ölümü düşünmüştü pazar yerinde yürüyen adam, ya da onun öyle düşündüğünü film çeken adam bilmişti.

Bilge Karasu


Yine öykünün sonuna dair bir ipucu: Sazandere’ye gitmek isteyip bir türlü bunu beceremeyip "geceden geceye arabayı kaçıran adam" metaforik bir biçimde ölür öykünün sonunda. Borges’in adı geçen öyküsünde anlatıcı Borges’ten direkt haberdar değildir:



Borges’ten, mektuplardan haber alıyorum, bazan da adı bir profesörler kurulundaki adlar arasında ya da bir yaşamöyküleri sözlüğünde gözüme ilişiyor.


Ancak bu haberdar olmama durumu daha sonraki şu satırlarla bağlanır ki, Borges’in çiftini nasıl gördüğü ortaya çıkar:



Kaldı ki, ben tümden yok olup gitmeye yazgılıyım, yalnızca belli bir an’ım ötekinde varlığını sürdürecek.


Capote’nin öyküsünde çok sıradan bir hayat süren Mrs. H. T. Miller’in hayatına hiç de sıradan olmayan bir biçimde girer Miriam ve Mrs. Miller’le Miriam arasındaki temasal ilişki aralarında geçen bir diyaloğun ortasında kendini gösterir:



Mrs. Miller: -Küçücük kız ama yaşlılar gibi konuşuyor. (Mrs. Miller 61 yaşındadır)


Öykünün devamında Mrs. Miller Miriam’la görüşmekten hep kaçar ama kaçtığı Miriam değil, kendisidir ki sonunda "güvenebileceği, inançla bağlanabileceği insanı", kendini bulur.

Öykülerde, çiftlerin kurguya nasıl yerleştirildiğini de inceledikten sonra son olarak, öyküler arasındaki benzerliklere bakmak gerekirse:

- Dört öykünün sonunda ölüm vardır. (Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam, Tigrela, Adalan ve Ormanın Tam içinden)

- İki öykü cinselliği yoğun olarak kullanmıştır. (Tigrela ve Adalan. Bu iki öykünün yazarı da Latin Amerikalı’dır.)

- Karasu, Borges ve Capote’nin öykülerinde çift kendi-kendi, diğerlerinde kendi-başkası şeklindedir.

-Bütün öykülerin kurguları diğerleri ile karşılaştırıldığında (Ormanın Tam içinden dışarıda tutulabilir) tematik etmenler nedeniyle zorlayıcıdır. Son olarak, başladığımız gibi Borges’le bitirelim:


Spinoza, her şeyin kendisi olmayı sürdürmeye çalıştığını ileri sürmüştü; taşın taş olmak istediğini, kaplanınsa kaplan.

Sizce Spinoza yanılmıyor muydu?

 

[1] Jorge L. Borges, Borges ve Ben

[2] Truman Capote, Gece Ağacı

[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi

[4] Flannery O’Connor, Ormanın Tam İçinden

[5] Beatriz Guido, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler

[6] Lygia Fagundes Telles, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler

* Bu yazı eşzamanlı olarak Moleschino‘da yayımlanmaktadır.