Bakın Neler Geldi Başımıza! Antoşa yok artık!
Çehov’un annesi oğlunun mezarı başında tam da Çehov’un bir öyküsünün sonuna koyabileceği şu sözleri söyler:
"Bakın neler geldi başımıza! Antoşa yok artık!"
Bu sözler içinde bulunulan durumu tüm yalınlığıyla anlatmaktadır. Bir Çehov öyküsündeki gibi sonu açık cümleler: Bundan sonra da yaşamaya devam edeceğiz -nasıl?-ama Antoşa yanımızda olmayacak!

Bu cümleleri iki açıdan incelemek Çehov’un öyküsüne ve/veya Çehovgil öyküye yaklaşmak için iyi bir başlangıç olabilir. Söyleyen kişiye baktığımızda sıradan bir Rus kadını görürüz. Çehov’un öykülerindeki sıradan biridir karşımızdaki. [1] Söyledikleriyse Çehov’un şu sözlerini bilerek söylenmiş gibidir:
"Bir sanatçı, kişilerinin ne yargıcı olmalı ne de söylediklerini yargılamalı, sadece yansız bir tanık olmalı… Değer biçmek jüriye, yani okuyuculara düşer. Benim için, yetenekli olmak, önemli olanla olmayanı ayırdetmek, kişilerini aydınlatmasını bilmek ve onların dilini konuşmaktır." [2]
Küçük Köpekli Kadın’da Gurov, Anna’ya giderken kızı da onunla birlikte sokağa çıkar. Yolunun üzerinde olduğu için kızını okula bırakacaktır. Lapa lapa yağan karda kızına:
"Şu anda ısı üç derece olduğu halde bak, kar yağıyor. Ama bu yeryüzünü çevreleyen ısıdır. Atmosferin üst tabakalarında ısı büsbütün başkadır," der. Öykülerinin içindeki bu tür ayrıntılar Çehov’un öyküsündeki temel unsurları ortaya çıkarır. Çehov’da satır aralarında belirir ve büyür öykü. Seçilen bu ayrıntı (Gurov’un kızını okula bırakması) ve söyleyiş biçimindeki yumuşaklık, Gurov’un kızını sevdiğini çok naif bir biçimde sezdirir okuyucuya. Biçemin önemi de burada çıkar karşımıza. Pırıltı’ya yazdığı sıralarda, dergi yöneticisinin neden öyküleri üzerinde tekrar tekrar çalıştığı eleştirisine, Gorki’yle sohbetlerinden birinde şöyle cevap verir sanki:
"Edebiyat saniyesinde girmelidir (okuyucunun) zihnine!"
Bu durum doğa betimlemelerinde daha da açıktır:
"(Gurov ve Anna Sergeyevna deniz kenarında) geziniyor ve denizin ne kadar tuhaf aydınlanmış olduğundan söz ediyorlardı. Su, yumuşak, sıcak leylak renginde idi. Ay ışığı, yıldızlı bir çizgi halinde suya vurmuştu."
Kardeşine yazdığı bir mektupta "doğa betimlemelerinde en küçük ayrıntılara yapışmalı ve onları öyle biraraya getirmeli ki", der Çehov, "okunduktan sonra insan gözünü kapayınca bir tablo oluştursunlar." [3]
Aynı Çehov bu öyküde -Nabokov’un çok haklı olarak belirttiği gibi- "birçok önemsiz ayrıntıya değinmek üzere yer yer anlatısını böler. Başka bir öyküde olsa, bunlar olayın dönüm noktalarını haberleyen işaret levhaları gibi kullanılırdı; örneğin, tiyatrodaki oğlanlar konuşulanları dinler, dedikodular alır yürür(dü)… Oysa bu önemsiz ayrıntılar belli anlamlar taşımadıkları içindir ki, öyküye gereken havayı vermekte en önemli rolü oynarlar" [4]
Küçük Köpekli Kadın’a oranla daha kısa olan "Memurun Ölümü" adlı öyküdeyse, Çehov’un kelimenin iki anlamıyla da ölümcül mizah yanı çıkar ortaya. Okuyucu çok sıradan bir olayın gelişimine ve ana karakter Çerviakov’un ürkekliğine ve ahmaklığına güler hatta mümkün olsa alay eder.
Örgü basittir. Çerviakov tiyatroda hapşırır ve bu hapşırma sonrasında önünde oturan generallerden biri bundan rahatsız olur. Tiyatroda arada özür dileyen ve telaştan ikinci perdeyi izleyemeyen Çerviakov, daha sonra tekrar özür dilemek üzere bu sefer generalin ofisine gider. Generalse karşısında yine bu adamı görünce çileden çıkar ve Çerviakov’u kovar. Buraya kadar olağan gibi gelişen öyküde hava birden değişir ve Çehov ölümcül tokadını Çerviakov’a da okuyucuya da indirir: Çerviakov eve gelir, yatağa uzanır ve ölür.
Çehov’un 12 Ekim 1887′de İvanov piyesi üzerine kardeşine yazdığı mektupta aslında öykülerini nasıl kurguladığını da bize gösterir: "Her perdeyi, öykülerimdeki gibi bitiriyorum: bütün sahneler tatlı tatlı, dingin dingin geçiyor ama, sonunda seyirciyi çarpılmışa döndürüyorum." [5]
TAKİPÇİLER
"Bütün yayınladıklarım ve bana bu ödülü kazandıran herşey, insanların belleğinde on yıl sürmez yaşamaz" [6]
Çehov’un Puşkin ödülünü aldıktan sonra oldukça alçakgönüllülükle yazdığı bu satırlar daha Çehov yaşarken gerçekliğini yitirir. Ölümünden sonra da birçok yazarın izlediği, edebiyatın ve kısa öykünün köşe başlarından biri olur Çehov.
Dorothy Parker’ın "Hayat Pahalılığı", Orhan Kemal’in "Piyango Bileti", Pınar Kür’ün "Taksim-Maçka" öykülerinde Çehov’un izlerini bulmak çok da zor değildir.
Çehovgil mizah yukarıda anılan ilk üç öyküde kendini "oyun" niteliğinde gösterir. "Hayat Pahalılığı"nda Amerika’da yaşayan orta sınıftan iki genç kız, eski bir oyunun kurallarını değiştirip oynamaya başlarlar. Bu oyun "bir-milyonun-olsa-ne-yapardın?" oyunudur. Ama değişen kurallarla birlikte oynayan bu bir milyonu son kuruşuna kadar kendisi için harcamak zorundadır. Oyunda bayağılığa izin yoktur.
Orhan Kemal’in "Piyango Bileti"ndeyse adam eve gelir. Akşam yemeği bitene kadar büyük ikramiye kendisine çıkarsa ne yapacağını düşler. Dayanamayıp karısına da açar bu düşünceyi.
Başlangıçta aşağı yukarı aynı örgüye sahip bu öyküler yer ve kişilerin dünya görüşleriyle birlikte farklı seyir izler. Bir yanda oyunun basında İstanbul’a birinci mevkide seyahati, üç mantoyu, kat kat gömlekleri düşünen "Piyango Bileti"nin kahramanları gecenin sonlarına doğru Istanbul’a üçüncü mevkide gitmekle ve üç yerine iki manto ile yetinmektedirler. "Hayat Pahalılığı"ndaysa bir inci kolyenin 250.000 dolar olduğu öğrenilince, oyun on-milyonun-olsa-ne-yapardın’a döner.
Öykülerin başarısı sıradan insanların, bakış açılarında ve dünya görüşlerinin anlatımında hayat bulur, iki ayrı toplumun bireylerinin hemen hemen aynı durum karşısında verdikleri tepkiler kendi toplumlarını çok iyi tanıyan iki yazarın öyküsünde biçimlenir.

Pınar Kür’ün öyküsünde oyunu oynayanlar yeni evli bir çift, "oyuncakları" ise işe giderken karşılarına çıkan insanlardır, işte bunlardan biri; haftanın belirli bir gününde aynı elbiseyi giyen, saçları ve makyajı giydiği kıyafetlerle değişen -ama hep aynı şekilde değişen-, mevsim dönümlerini belirlemiş ve bu dönümlere dikkatle uyan bir genç kızdır. (Öykünün anlatıcısı bir erkek olmasına karşın, kızın giydiklerinin ve makyajının en ince ayrıntısına kadar anlatılması okuyucuya yazarın sesinin duyulduğu hissini verir.)
Hep aynı yerde geçen bu oyun (evli çift genç kızı -Vildan’ı- hep Taksim-Maçka parkında görürler) aylarca, hatta mevsimlerce sürer. Bu arada paralel bir öyküde çiftin nasıl evlendiği, nasıl ev sahibi oldukları anlatılır. Günün siyasi gerçeklerine de dokunulur:
"… gazetelerden okuduğumuz vuruşmalara, cinayetlere, bombalamalara herkes kadar, belki herkesten çok kızıyorduk (milletin günlük ölüm listelerini kanıksadığı, daha çok pahalılık canavarı’ndan söz ettiği bir dönemdi). Yaşam zorluğuna da atıp tutuyorduk, doğru. Türkiye’nin geleceğinden umutsuzluğumuzdan da yakınıyorduk ama, derindeki mutluluğumuzu hiçbir şey bozmuyordu. Bozamazdı…" [7]

Öykünün ortalarında oyuna Vildan’ın yanında gözükmeye başlayan bir sevgili de katılır. Bu sırada düzenini gün sektirmeden uygulayan kız gider, sevginin ve belki de aşık olmanın etkisiyle giyimini ve makyajını daha az önemseyen biri gelir. Ancak bir süre sonra Vildan tekrar eski düzenine döner. Artık yalnızdır.
Öykünün doruk noktası da burasıdır. O günden sonra Vildan’ı görmemek için Taksim-Maçka parkını kullanmak istemeyen çift dolmuşla gidip gelmeye başlar. Vildan’a sonradan ne olduğu öyküde açık bırakılmıştır.
"YAZMAK BİRAZ DA SİLMEK DEMEKTİR"
Dönemi itibarıyla uzak gözükse de Çehov’un yaşadığı çevre bizimkiyle de benzerlikler göstermektedir. Dönen dolaplara, düzenlere ve dalkavukluklara karşın hep sanatçının tam bağımsızlığını savunur Çehov:
"Yazılarımın satır aralarını okuyarak, bende illa da bir liberal ya da tutucu görmek isteyenlerden korkuyorum. Ne liberalist ne tutucu ya da ne evrimci, ne papaz ne de dünyaya kayıtsız bir varlık, özgür bir sanatçı olmak istiyorum, o kadar. Tanrının bana bunlardan biri olmak gücünü vermediğine hayıflanıyorum… İkiyüzlülük, aptallık ve alikıran-başkesenlik, tüccar dükkanlarında ve tutukevlerinde de ağır basıyor. Bütün bunları bilim ve yazın çevrelerinde, gençler arasında da görüyorum. Markalara ve etiketlere peşin yargı gözüyle bakıyorum. Benim ermişlerin ermişi… şiddete ve yalana karşı özgürlüktür bu" [8]
Son kertede, yazın onun özgürlüğe ulaşmaktaki aracıdır ve Çehov için "yazmak, biraz da silmek demektir."
[1] Çerviakov’dur örneğin (Memurun ölümü)
[2] Suvorin’e 30 Mayıs 1888 tarihli mektuptan
[3] 10 Mayıs 1886 tarihli mektup
[4] Nabokov, Edebiyat dersleri, sf 232-233
[5] 10 ekim 1888 tarihli mektup
[6] Çehov, Puşkin ödülünü aldıktan sonra (1888)
[7] Bir Deli Ağaç, Pınar Kür, sf 128
[8] 4 Ekim 1888 tarihli mektup
* Bu yazı, eş zamanlı olarak Moleschino‘da da yayımlanmaktadır.






Böyle buyurdu Moleschino » Blog Archive » Bakın neler geldi başımıza! Antoşa yok artık! *
[...] * Bu yazı, eş zamanlı olarak Günlerin Tortusu‘nda da yayımlanmaktadır. [...]
20 Ağustos 2006 19:44
Böyle buyurdu müzeyyen şahin
değerli yazarımız pınar kür hanıma nasıl ulaşabilirim.
yaşadığım hayat çok kısa yıllardır kendisine ulaşmak istiyorum ama olmadı.son çarem buydu.yardımcı olurmusunuz.
10 Haziran 2007 13:29
Böyle buyurdu Atilla Aktuna
Müzeyyen Hanım,
Pınar Kür’e en kolay şu andaki yayınevinden ulaşabilirsiniz kanısındayım…
11 Haziran 2007 13:38