Günlerin Tortusu

Ağustos 2006 arşivi

Bilge Karasu - Gece

Karasu, Bilge, Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Gece

 

 

Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak, söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği, belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna -bütün boşluğunu bilerek- kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu? Hiçbirimiz, dense yeridir sanırım. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hala birtakım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum?

Gece, yazdığım gibi, ağır ağır yayıldı ovaya, sonra tepeleri de boğdu. Yeraltı saraylarından söz ederken, birtakım büyük yapıların bodrum katlarında, beden eğitimi yapıldığı, çeşitli oyunlar oynandığı anlatılan salonları düşünüyordum. Bir masal havası içerisinde anlattıklarım karşısında kendime de, okurlarıma da -kimlerse bunlar… Bu yazdıklarımı birileri okuyacakmış gibi davranıyor muyum gerçekten? Yoksa…- anlatılana inanmamak hakkını tanımış, bu hakkı tanımak için uğraşmış olmuyor muydum?

En azından, okurlarım olabileceğine inanmak istiyordum. Oysa şu anda biliyorum ki, benim dışımda bu yazdıklanmı okuyacak, okuyabilecek tek kişi var. Bu kişi defterimi yok etmeyebilir de. Karar vermek bana düşüyor, şu birkaç defterimi şimdi yırtıp yakmak, külünü yemek mi, bitirip her şeyi ona da okuttuktan sonra yok etmek mi, yoksa, ona bırakmak mı gerekir?

Sayfa 162-163

Karasu, her şeyden önce okuyucuyu küçümsemeyen bir yazardır, bu yüzden yarattığı metinleri okumak için özel bir emek sarfetmelidir. Yazdığı tüm metinlerde hep aynı özeni, aynı dil bilincini ortaya koymaklığından yazınımızın -kanımca- en önemli yazarlarındandır.

Gece, çok katmanlı bir yapıdadır. Giriş katmanı metnin kendisidir. Bir alt katmanda romanın kahramanı olan yazara yazdırılan metinler yer alırken, bir üstte roman/metin yazımı üzerine düşünür Karasu. Okuyucuyu da işin içine katma çabaları, belli bölümlerde yazardan başkası tarafından yazılmış bölümlerle kendini gösterir, ki bu da dördüncü katmanı oluşturur. Bunlara ek olarak yazarın, kendini de bir roman figürü haline getirdiği bölümler yapıyı dahaBilge Karasu da giriftleştirir.

Romanın asıl kahramanı, bir metafor olarak gecedir. Yazımı 12 Mart sonrasına denk gelen (Nisan 1975-Mayıs 1976) romanın ilk basımı 1985 yılında 12 Eylül’ün etkilerinin nispeten azalmaya başladığı dönemde yapılır. Bu açıdan bakıldığında her iki baskı döneminin de simgesidir "Gece". Yazar, bu baskı dönemlerini yaratanları "gece işçileri" diye nitelerken, baskı kurumlarını da Kafkaesk bir biçimde adlandırır: "Ulusal Kitaplık", "Bilgiler Sarayı", "Yargılamalar Bakanlığı". Asıl kahramanın temel niteliği olan kuşku da, roman boyunca okuyucunun peşini bırakmaz.

Bu nitelikleri ile Gece, zor bir metindir. Hatta -belki de- yazarın en zor metnidir. Ama yazarın, kitabın sonunda "Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?" sorusuyla belki de Karasu’nun en çok okunmayı gerektiren kitabıdır.

 

 İletişim Yayınları
1. Baskı 1985

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (7 oy verildi, ortalama: 4.86 / 5)
Loading ... Loading …

Bakın Neler Geldi Başımıza! Antoşa yok artık!

Kemal, Orhan, Kür, Pınar, Parker, Dorothy, Ustalara Saygı, Çehov, Anton P. kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Çehov’un annesi oğlunun mezarı başında tam da Çehov’un bir öyküsünün sonuna koyabileceği şu sözleri söyler:

"Bakın neler geldi başımıza! Antoşa yok artık!"

Bu sözler içinde bulunulan durumu tüm yalınlığıyla anlatmaktadır. Bir Çehov öyküsündeki gibi sonu açık cümleler: Bundan sonra da yaşamaya devam edeceğiz -nasıl?-ama Antoşa yanımızda olmayacak!

Çehov
Bu cümleleri iki açıdan incelemek Çehov’un öyküsüne ve/veya Çehovgil öyküye yaklaşmak için iyi bir başlangıç olabilir. Söyleyen kişiye baktığımızda sıradan bir Rus kadını görürüz. Çehov’un öykülerindeki sıradan biridir karşımızdaki. [1] Söyledikleriyse Çehov’un şu sözlerini bilerek söylenmiş gibidir:

"Bir sanatçı, kişilerinin ne yargıcı olmalı ne de söylediklerini yargılamalı, sadece yansız bir tanık olmalı… Değer biçmek jüriye, yani okuyuculara düşer. Benim için, yetenekli olmak, önemli olanla olmayanı ayırdetmek, kişilerini aydınlatmasını bilmek ve onların dilini konuşmaktır." [2]

Küçük Köpekli Kadın’da Gurov, Anna’ya giderken kızı da onunla birlikte sokağa çıkar. Yolunun üzerinde olduğu için kızını okula bırakacaktır. Lapa lapa yağan karda kızına:

"Şu anda ısı üç derece olduğu halde bak, kar yağıyor. Ama bu yeryüzünü çevreleyen ısıdır. Atmosferin üst tabakalarında ısı büsbütün başkadır," der. Öykülerinin içindeki bu tür ayrıntılar Çehov’un öyküsündeki temel unsurları ortaya çıkarır. Çehov’da satır aralarında belirir ve büyür öykü. Seçilen bu ayrıntı (Gurov’un kızını okula bırakması) ve söyleyiş biçimindeki yumuşaklık, Gurov’un kızını sevdiğini çok naif bir biçimde sezdirir okuyucuya. Biçemin önemi de burada çıkar karşımıza. Pırıltı’ya yazdığı sıralarda, dergi yöneticisinin neden öyküleri üzerinde tekrar tekrar çalıştığı eleştirisine, Gorki’yle sohbetlerinden birinde şöyle cevap verir sanki:

"Edebiyat saniyesinde girmelidir (okuyucunun) zihnine!"

Bu durum doğa betimlemelerinde daha da açıktır:

"(Gurov ve Anna Sergeyevna deniz kenarında) geziniyor ve denizin ne kadar tuhaf aydınlanmış olduğundan söz ediyorlardı. Su, yumuşak, sıcak leylak renginde idi. Ay ışığı, yıldızlı bir çizgi halinde suya vurmuştu."

Kardeşine yazdığı bir mektupta "doğa betimlemelerinde en küçük ayrıntılara yapışmalı ve onları öyle biraraya getirmeli ki", der Çehov, "okunduktan sonra insan gözünü kapayınca bir tablo oluştursunlar." [3]

Aynı Çehov bu öyküde -Nabokov’un çok haklı olarak belirttiği gibi- "birçok önemsiz ayrıntıya değinmek üzere yer yer anlatısını böler. Başka bir öyküde olsa, bunlar olayın dönüm noktalarını haberleyen işaret levhaları gibi kullanılırdı; örneğin, tiyatrodaki oğlanlar konuşulanları dinler, dedikodular alır yürür(dü)… Oysa bu önemsiz ayrıntılar belli anlamlar taşımadıkları içindir ki, öyküye gereken havayı vermekte en önemli rolü oynarlar" [4]

Küçük Köpekli Kadın’a oranla daha kısa olan "Memurun Ölümü" adlı öyküdeyse, Çehov’un kelimenin iki anlamıyla da ölümcül mizah yanı çıkar ortaya. Okuyucu çok sıradan bir olayın gelişimine ve ana karakter Çerviakov’un ürkekliğine ve ahmaklığına güler hatta mümkün olsa alay eder.

Örgü basittir. Çerviakov tiyatroda hapşırır ve bu hapşırma sonrasında önünde oturan generallerden biri bundan rahatsız olur. Tiyatroda arada özür dileyen ve telaştan ikinci perdeyi izleyemeyen Çerviakov, daha sonra tekrar özür dilemek üzere bu sefer generalin ofisine gider. Generalse karşısında yine bu adamı görünce çileden çıkar ve Çerviakov’u kovar. Buraya kadar olağan gibi gelişen öyküde hava birden değişir ve Çehov ölümcül tokadını Çerviakov’a da okuyucuya da indirir: Çerviakov eve gelir, yatağa uzanır ve ölür.

Çehov’un 12 Ekim 1887′de İvanov piyesi üzerine kardeşine yazdığı mektupta aslında öykülerini nasıl kurguladığını da bize gösterir: "Her perdeyi, öykülerimdeki gibi bitiriyorum: bütün sahneler tatlı tatlı, dingin dingin geçiyor ama, sonunda seyirciyi çarpılmışa döndürüyorum." [5]

TAKİPÇİLER

"Bütün yayınladıklarım ve bana bu ödülü kazandıran herşey, insanların belleğinde on yıl sürmez yaşamaz" [6]

Çehov’un Puşkin ödülünü aldıktan sonra oldukça alçakgönüllülükle yazdığı bu satırlar daha Çehov yaşarken gerçekliğini yitirir. Ölümünden sonra da birçok yazarın izlediği, edebiyatın ve kısa öykünün köşe başlarından biri olur Çehov.

Dorothy Parker’ın "Hayat Pahalılığı", Orhan Kemal’in "Piyango Bileti", Pınar Kür’ün "Taksim-Maçka" öykülerindeDorothy Parker Çehov’un izlerini bulmak çok da zor değildir.

Çehovgil mizah yukarıda anılan ilk üç öyküde kendini "oyun" niteliğinde gösterir. "Hayat Pahalılığı"nda Amerika’da yaşayan orta sınıftan iki genç kız, eski bir oyunun kurallarını değiştirip oynamaya başlarlar. Bu oyun "bir-milyonun-olsa-ne-yapardın?" oyunudur. Ama değişen kurallarla birlikte oynayan bu bir milyonu son kuruşuna kadar kendisi için harcamak zorundadır. Oyunda bayağılığa izin yoktur.

Orhan Kemal’in "Piyango Bileti"ndeyse adam eve gelir. Akşam yemeği bitene kadar büyük ikramiye kendisine çıkarsa ne yapacağını düşler. Dayanamayıp karısına da açar bu düşünceyi.

Başlangıçta aşağı yukarı aynı örgüye sahip bu öyküler yer ve kişilerin dünya görüşleriyle birlikte farklı seyir izler. Bir yanda oyunun basında İstanbul’a birinci mevkide seyahati, üç mantoyu, kat kat gömlekleri düşünen "Piyango Bileti"nin kahramanları gecenin sonlarına doğru Istanbul’a üçüncü mevkide gitmekle ve üç yerine iki manto ile yetinmektedirler. "Hayat Pahalılığı"ndaysa bir inci kolyenin 250.000 dolar olduğu öğrenilince, oyun on-milyonun-olsa-ne-yapardın’a döner.

Öykülerin başarısı sıradan insanların, bakış açılarında ve dünya görüşlerinin anlatımında hayat bulur, iki ayrı toplumun bireylerinin hemen hemen aynı durum karşısında verdikleri tepkiler kendi toplumlarını çok iyi tanıyan iki yazarın öyküsünde biçimlenir.

Pınar Kür
Pınar Kür’ün öyküsünde oyunu oynayanlar yeni evli bir çift, "oyuncakları" ise işe giderken karşılarına çıkan insanlardır, işte bunlardan biri; haftanın belirli bir gününde aynı elbiseyi giyen, saçları ve makyajı giydiği kıyafetlerle değişen -ama hep aynı şekilde değişen-, mevsim dönümlerini belirlemiş ve bu dönümlere dikkatle uyan bir genç kızdır. (Öykünün anlatıcısı bir erkek olmasına karşın, kızın giydiklerinin ve makyajının en ince ayrıntısına kadar anlatılması okuyucuya yazarın sesinin duyulduğu hissini verir.)

Hep aynı yerde geçen bu oyun (evli çift genç kızı -Vildan’ı- hep Taksim-Maçka parkında görürler) aylarca, hatta mevsimlerce sürer. Bu arada paralel bir öyküde çiftin nasıl evlendiği, nasıl ev sahibi oldukları anlatılır. Günün siyasi gerçeklerine de dokunulur:

"… gazetelerden okuduğumuz vuruşmalara, cinayetlere, bombalamalara herkes kadar, belki herkesten çok kızıyorduk (milletin günlük ölüm listelerini kanıksadığı, daha çok pahalılık canavarı’ndan söz ettiği bir dönemdi). Yaşam zorluğuna da atıp tutuyorduk, doğru. Türkiye’nin geleceğinden umutsuzluğumuzdan da yakınıyorduk ama, derindeki mutluluğumuzu hiçbir şey bozmuyordu. Bozamazdı…" [7]

Orhan Kemal
Öykünün ortalarında oyuna Vildan’ın yanında gözükmeye başlayan bir sevgili de katılır. Bu sırada düzenini gün sektirmeden uygulayan kız gider, sevginin ve belki de aşık olmanın etkisiyle giyimini ve makyajını daha az önemseyen biri gelir. Ancak bir süre sonra Vildan tekrar eski düzenine döner. Artık yalnızdır.

Öykünün doruk noktası da burasıdır. O günden sonra Vildan’ı görmemek için Taksim-Maçka parkını kullanmak istemeyen çift dolmuşla gidip gelmeye başlar. Vildan’a sonradan ne olduğu öyküde açık bırakılmıştır.

"YAZMAK BİRAZ DA SİLMEK DEMEKTİR"

Dönemi itibarıyla uzak gözükse de Çehov’un yaşadığı çevre bizimkiyle de benzerlikler göstermektedir. Dönen dolaplara, düzenlere ve dalkavukluklara karşın hep sanatçının tam bağımsızlığını savunur Çehov:

"Yazılarımın satır aralarını okuyarak, bende illa da bir liberal ya da tutucu görmek isteyenlerden korkuyorum. Ne liberalist ne tutucu ya da ne evrimci, ne papaz ne de dünyaya kayıtsız bir varlık, özgür bir sanatçı olmak istiyorum, o kadar. Tanrının bana bunlardan biri olmak gücünü vermediğine hayıflanıyorum… İkiyüzlülük, aptallık ve alikıran-başkesenlik, tüccar dükkanlarında ve tutukevlerinde de ağır basıyor. Bütün bunları bilim ve yazın çevrelerinde, gençler arasında da görüyorum. Markalara ve etiketlere peşin yargı gözüyle bakıyorum. Benim ermişlerin ermişi… şiddete ve yalana karşı özgürlüktür bu" [8]

Son kertede, yazın onun özgürlüğe ulaşmaktaki aracıdır ve Çehov için "yazmak, biraz da silmek demektir."

 

[1] Çerviakov’dur örneğin (Memurun ölümü)
[2] Suvorin’e 30 Mayıs 1888 tarihli mektuptan
[3] 10 Mayıs 1886 tarihli mektup
[4] Nabokov, Edebiyat dersleri, sf 232-233
[5] 10 ekim 1888 tarihli mektup
[6] Çehov, Puşkin ödülünü aldıktan sonra (1888)
[7] Bir Deli Ağaç, Pınar Kür, sf 128
[8] 4 Ekim 1888 tarihli mektup

* Bu yazı, eş zamanlı olarak Moleschino‘da da yayımlanmaktadır.

Elio Vittorini - Sicilya Konuşmaları

Başucu, Vittorini, Elio, Öykü kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi.

Sicilya Konuşmaları

 

Sonra bileyci gırtlağını temizleyerek "Dünya güzel," dedi.
Ben de öksürerek boğazımı temizledim. "Şüphesiz" dedim.
Bileyci, "Işık, gölge, soğuk, sıcak,sevinç, acıdır dünya…"
Ben, "Umut, cömertlik…"
Bileyci, "Çocukluk, gençlik, yaşlılık…"
Ben, "Erkekler, çocuklar, kadınlar…"
Bileyci, "Güzeller, çirkinler, Tanrıya şükür, namussuzluk, dürüstliük…"
Ben, "Hafıza, hayalgücü…"
"O da ne demek?" diye birden bağırdı bileyci.
"Hiç," dedim. "Ekmek, şarap."
Bileyci, "Sucuklar, süt, keçiler, domuzlarla inekler… Fareler."
Ben, "Ayılar, kurtlar."
Bileyci, "Kuşlar, ağaçlar, duman, kar…"
Ben, "Hastalık, iyileşme. Biliyorum, biliyorum. Ölüm, ölümsüzlük ve diriliş."
"Ah!" diye bağırdı bileyci.
"Ne var?" dedim.
"Korkunç bir şey," dedi bileyci. "Ah! Vah! Of! Pof! Hay! Huy!"
"Şüphesiz," dedim.
Bileyci, "Dünyaya küfretmek çok kötü bir şey," dedi.

 

Sayfa 138

 

Bazı kitaplar vardır, başucu kitaplarıdır. Defalarca okursunuz, bıkmazsınız. Her okumanızda yeni bir tat alır, burayı nasıl gözden kaçırmışım dersiniz. Mutlaka dersiniz. Vittorini’nin "Sicilya Konuşmaları" benim için böyledir. Tekrar tekrar okusam da sıkılmam. Sahaftan satın aldığım bu kitabın, benim için başka bir önemi ise en arka sayfasında yer alan ex-libris’tir.

ex-librisBir yöre ve yolculuk romanıdır Sicilya Konuşmaları. Ama yöre romanı olması, evrenseli yakalamadığı anlamına gelmez. Aksine, belki de bu kadar evrensel bir roman başka türlü yazılamaz. Vittorini, Sicilya’yı çok iyi tanıyan bir yazar olarak ayrıntıları ile okuyucuyuVittorini eline geçirir. Hiçbir şeyi sulandırmadan anlatırken, sahneler okuyucunun gözü önüne geliverir.

Otobiyografik bir roman olduğu su götürmez bir biçimde belli olan kitabın temel izleği, yolculuktur. Somut olarak, deniz yolculuğunu bir tren yolculuğu izler ve sonunda kitabın kahramanı 15 yıl sonra 15 yaşında ayrıldığı eve geri döner. Ama kahramanın asıl yolculuğu kendi geçmişinedir. Öyle ki, “her şeyin gerçekliği iki kat art[ar], yolculuk dördüncü bir boyut kazan[ır]”.

Sicilya Konuşmaları diyaloglar üzerine kurulmuş bir romandır. Diyaloglardaki tekrarlar ise romana dinamizmin yanısıra şiirsellik katmaktadır. Bunda Gönül Çapan’ın duru Türkçesinin de payının olduğunu söylemeden geçmek çevirmene haksızlık olacaktır.

 

 

 e yayınları
1. Baskı 1971
Çeviri Gönül Çapan
Özgün Adı Conversazione in Sicilia

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (2 oy verildi, ortalama: 5 / 5)
Loading ... Loading …